Hekimin (Doktorun) Sır Saklama Yükümlülüğü

Sır saklama yükümlülüğü, vekalet sözleşmesine ilişkin Borçlar Kanunu hükümleri arasında açık olarak düzenlenmemiştir. Ancak “sadakat yükümlülüğünden’ hareketle hekim için sır saklama yükümlülüğü varlığı kabul edilmektedir. Bu, aynı zamanda hastanın kişilik hakkını koruma amacına yönelik Anayasa madde 17 ve 4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu madde 24 ün bir neticesidir.

Tarafların sır saklama yükümlülüğünü anlatmaya geçmeden önce, sır ve meslek sırrı kavramlarının açıklığa kavuşturulması gerekmektedir. Sır; genel olarak, herkes tarafından bilinmeyen ve açıklanması sahibinin şeref ve haysiyeti ile diğer menfaatlerine zarar verme tehlikesi gösteren hususlar olarak tanımlanabilir. Diğer bir ifadeyle, sahibinin açıklanmamasında yarar gördüğü ve başkaları tarafından daha önce bilinmeyen hususlara sır denir. Herkesçe bilinen şeyler sırrın konusu olamaz.

Hekimlerin mesleklerinin icrası sırasında öğrendikleri, gerek tıbbi, gerek tıbbi olmayan, hastanın kendinden, hısımlarından gerek doğrudan, gerekse dolayısıyla öğrendikleri hususlar da sır olarak kabul edilir.

Meslek sırrı, sır teşkil eden hususun bir meslek sahibi tarafından, mesleğini icra sırasında öğrenilmesi olarak tanımlanabilir. Meslek, genel olarak kişilerin hayatlarını kazanmak için yaptıkları faaliyet olarak tanımlanmaktadır. Bu nedenle belirli bir meslek icra ettiği kabul edilen tüm kişilere tevdi edilen veya bunların bu mesleklerini icra ettikleri sırada öğrendikleri sırların açıklanması meslek sırrının açıklanması suçunu meydana getirir.

Hekimler, mesleklerini icra ettikleri sırada hastalarına ait bilgileri öğrendiklerinde üçüncü şahıslara karşı gizli tutmalıdırlar. Bu yükümlülük bazı hallerde ortadan kalkar. Ancak, istisnai hallerde sır sayılan hususların açıklanması hekim için bir haklılık taşıyabilir. Örneğin, hekim hasta tarafından aleyhine açılmış bir davada kendini savunmak amacıyla sırları açıklayabilir. Böyle bir durumda, hekimin davranışı sözleşmeye ve dolayısıyla hukuka aykırı sayılmaz. Buna karşılık, yasa koyucu gerek ceza davalarında, gerek hukuk davalarında hekimlere tanıklıktan kaçınabilme yetkisi tanıdığı için, salt tanıklık yapmak düşüncesiyle sırları açıklayan hekim bu yüzden zarar gören hastaya tazminat ödemek zorunda kalabilir. Zira hasta ve hekim arasındaki ilişki, burada da sırların korunmasını gerektirir. Çünkü hekim mesleği gereği öğrenim olduğu bilgileri başkalarına hasta ölmüş olsa dahi söylememelidir. Aynı şekilde, hekim, polis makamlarına karşı da sırları saklamakla yükümlüdür.

Hekimlere sır sayılan hususları açıklama imkanı veren diğer bir hal de, “hastanın rızası”dır. Hasta veya kanuni temsilci her zaman serbest iradesiyle sırlarının açıklanmasına izin verebilir. İzin, 4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu madde 23 hükmünün sınırlarına tecavüz etmemek kaydıyla, hekimin davranışını hukuka uygun hale getirir. Hasta veya kanuni temsilcisi razı olmadığı takdirde, başkaca haklı bir neden de mevcut değilse, hekimin bunları açıklaması sır saklama yükümlülüğüne aykırılık teşkil eder.

Hekimin (Doktorun) Sadakat ve Özen Yükümlülüğü

Hekimlik sözleşmesi kaynaklı yükümlülüklerin bir diğeri de, “sadakat ve özen gösterme yükümlülüğü“dür. Hekim, hastasıyla yaptığı hekimlik sözleşmesi gereği, hastasına sadakat borcu altındadır. Hekim, teşhis ve tedavi faaliyetinde bulunurken 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu madde 506 uyarınca sadakat ve özenle hareket etmek mecburiyetindedir.

Sadakat borcu, hekimin hastanın sağlığını korumak için gerekli her şeyi yapması, zarar verecek şeylerden ise kaçınmasını ifade eder. Taahhüt edilen işin müvekkilin menfaat ve iradesine uygun şekilde görülmesi esasının bir sonucu olan sadakat borcu, aslında bir üst kavramdır. Özellikle 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu 502 ve devamı maddeleri anlamındaki hekimlik sözleşmesi bakımından “sır saklama, müvekkilin yeni bir tutum izlemesini gerektirecek olayları kendisine bildirme, hesap verme ve alınan şeyleri iade” gibi diğer bir kısım yükümlülükler sadakat yükümlülüğünden doğarlar.

Sadakat ve özen yükümlülüğü, borçlusu olan hekim, sadakat yükümlülüğünün bir gereği olarak hastaya karşı dürüst davranmalı, onun güvenini sarsacak davranışlardan kaçınmalıdır. Hekim teşhis ve tedavi faaliyetini gerçekleştirirken sadece kendi sanatının kurallarına uygun şekilde davranmakla yetinmemeli, somut olay bakımından hastanın kişiliğini de göz önünde tutmak suretiyle özel bir anlayış göstermelidir. Hayat, beden bütünlüğü, sağlık gibi en üstün kişilik değerleri tasarrufuna bırakıldığı için hekimin menfaati ile hastanın menfaati çatıştığında, kendi çıkarlarından belirli bir ölçüde de olsa fedakarlıkta bulunabilmelidir. Özellikle hekim kendi parasal çıkarını hastanın çıkarından hiç bir zaman üstün tutmamalıdır. Salt tedavi ücretini artırabilmek için hastaya yanlış bilgi verilmesi veya tedavinin gereksiz şekilde uzatılması, sadakat borcunu ihlal eder. Aynı şekilde, amaca elverişli olmadığı bilinen bir teşhis ve tedavi sırf ücret almak için uygulanmamalıdır.

Hekim, hastanın teşhis ve tedavisini gerçekleştirirken, sadakat yükümlülüğü yanında 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu madde 506 uyarınca özenli hareket etmekle de yükümlüdür. Hekim ile hasta arasında yapılan hekimlik sözleşmesinin hukuki niteliğinin, vekalet sözleşmesi olmasından dolayı vekalet sözleşmesinde düzenlenen vekilin özen borcu hükümleri uygulama alanı bulacaktır. Vekalet sözleşmesi bakımından özen borcu, “vekilin, iş görme ile hedef tutulan sonucun başarılı olması için hayat deneylerine ve işlerin normal akışına göre gerekli girişim ve davranışlarda bulunması ve başarılı sonucu engelleyecek davranışlardan kaçınması”dır. Özen borcu, teşhis ve tedavi sözleşmesinden doğan diğer borçlar bakımından genel nitelik taşır.

Yani, hekimler, öteki borçlarını da ifa ederken de hep özenli hareket etmek mecburiyetindedirler. Hekimlerin göstermekle yükümlü oldukları ihtimamın derecesini, Türk Borçlar Kanununda vekalet sözleşmesinde yapılan son değişiklikle kanun koyucu, işçinin göstermekle yükümlü olduğu özenden ayrılmıştır. 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu madde 506/III uyarınca “Vekilin özen borcundan doğan sorumluluğun belirlenmesinde, benzer alanda iş ve hizmetleri üstlenen basiretli bir vekilin göstermesi gereken davranış esas alınır.”. Yapılan bu düzenleme yerinde olmuştur. Yapılan değişiklikle her meslek grubunda çalışan basiretli bir kişinin ölçü alınması daha hakkaniyete uygun sonuçlar doğuracaktır. Buradan hareketle diş hekimin göstermesi gereken özen kendi alanında iş ve hizmet üstlenen bir hekimin göstermesi gereken özendir. Yapılan bu değişiklikle vekilin özen borcu objektifleştirilmiştir.

Her ne kadar hasta ve hekim arasındaki ilişkileri, hekimin özen ve aydınlatma yükümlülüğü belirlese de, hekimin dosyalama yükümlülüğü asıl edim olan tedavi ediminin yan yükümleri olarak düzenlenmiştir. Dosya tutma yükümlülüğü hukuki olarak hekimin veya hastanın iddialarını ispatlamalarında ve birçok yanlış ve gereksiz belgelerle karşılaşmaktan koruması açısından önem arz eder.

Türk Hukukunda söz konusu yükümlülük ve bu yükümlülüğün sınırları ayrıca düzenlenmiş değildir. 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu madde 508, vekilin müvekkile hesap verme yükümlülüğünden bahsetmektedir. Bunun vekil durumunda olan hekimin yapmış olduğu önleyici ve koruyucu faaliyetleri hakkında hastaya veya kanuni temsilcisine açıklama yapması anlamına geldiğini söyleyebiliriz. Bunun için de hekim, gerekli tıbbi dokümantasyonları, hazırlama yükümlülüğü altındadır. Tıbbi dokümantasyonlar; anemnez (hastalık öyküsü) hastanın rahatsızlıklarını içeren belgeleri ve bunların sonuçlarını kapsar. Böylece bir müdahaleye girişilmişse, hasta öyküsü (anemnez), hastalığın teşhisi, hastaya hastalığı hakkında yapılan aydınlatma metni, hastaya uygulanacak olan tedavi metodu ve tarzı, hastaya tavsiye edilen bakım tedbirleri, kullanması için önerilen ilaçlar, yapılan konsültasyonlar, tahliller, röntgen filmleri, EKG, varsa ameliyatı gösterir CD’ler ve diğer belgeler hasta dosyasının içinde mevcut olmalıdır. Bu dosyaların düzenlenmesi herhangi bir şekle tabi değildir. Esas itibariyle mühim notların alınması ve bu notların daha sonra genişletilmesi yeterlidir. Dolayısıyla, hekim tedavi sonuçlarına ilişkin hususları özenle kaydetmek mecburiyetindedir. Buna ek olarak da tedavi faaliyeti süresince tuttuğu veya kendisine hasta tarafından tevdi edilen kayıt ve belgeleri özenle saklamak mecburiyetindedir.

Hekimin (Doktorun) Aydınlatma Yükümlülüğü

Hekim ile hastası arasında yapılan hekimlik sözleşmesi güven ilişkisine dayanmaktadır. Hekimin aydınlatma yükümlülüğü , taraflar arasında güven ilişkisinin mevcut olduğu ilişkilerde daha da ön plana çıkar. Hekimin hasta üzerindeki her önlemi, hastanın da onayını katılımını gerektirir. Hekim, bizzat hastayı veya kanuni temsilcisini (veli veya vasi), uygulanacak teşhis ve tedavi konusunda aydınlatmak zorundadır. Bu aydınlatma faaliyeti neticesinde, hasta veya kanuni temsilci, uygulanacak tıbbi teşhis ve tedaviye rıza gösterebileceği gibi göstermeyebilir de.

Aydınlatma konusu, hekimin hastasına uygulayacağı müdahaleyi hukuka uygun hale getiren bir durumdur. Hekimin aydınlatma yükümlülüğü, temellerini Anayasa madde 17’den alır. Öyle ki, Anayasa’mızın 17. maddesine göre, kişinin vücudu üzerinde rızası olmaksızın tıbbi müdahalede bulunulamaz. Bu sebeple, rıza çok önemli bir koşuldur. Hastanın kendisine uygulanacak müdahalelere rıza verebilmesi için onun yeterli düzeyde aydınlatılması gerekir. Anayasanın 17. maddesinin yanı sıra, kişilik hakkını koruma amacına yönelik Medeni Kanun’un 23 ve 24. maddeleri de hukuki dayanak olarak kabul edilebilir. Anayasa ve Medeni Kanundan başka hekimin hastayı aydınlatma yükümlülüğünün düzenlendiği özel hükümler de mevcuttur. 863 Sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun madde 70. maddesinde “bütün tıbbi müdahaleler için yetkili şahsın rızasını almak zorunludur. Rızanın geçerli olabilmesi içinse, hastanın, muvafakat beyanından önce müdahalenin türü, kapsamı ve sonuçları üzerinde aydınlatılması gerekir” hükmü yer almıştır.

Bu özel düzenlemelerin yanı sıra, Dünya Tıp Birliğinin (DTB) Lizbon’da 1981 yılında kabul ettiği altı maddeden oluşan bildirinin üçüncü maddesinde de hastanın “Uygun ve yeterli ölçüde bilgilendirdikten sonra tedaviyi ret veya kabul hakkı” olduğu ilkesi kabul edilmiştir. Bu bildiriye paralel olarak ülkemizde düzenlenen Hasta Hakları Yönetmeliğinin 15. maddesinin birinci fıkrasına göre, “hasta, kendisine uygulanacak tıbbi işlemler ile bunların muhtemel sonuçları üzerinde bilgi isteme” hakkına sahiptir.

Hekim ve hasta arasında gerçekleşen hekimlik sözleşmesinden doğan bir yan yükümlülük olarak aydınlatma, hekimin vereceği bilgilerle hastanın, uygulanması düşünülen tıbbi müdahale üzerinde serbestçe karar verebilecek duruma getirilmesidir. Çünkü sadece yeterince bilgi sahibi yapılan hasta, önerilen tedaviye razı olup olmama hususunda serbest iradesiyle karar verebilir. Olumlu ve olumsuz yönlerini bilmeden tıbbi müdahaleye muvafakat eden hastanın veya kanuni temsilcinin kendi serbest iradesiyle karar verdiğinden söz edilemez. Hasta veya kanuni temsilci tarafından verilen rıza mutlaka tarafların serbest iradelerine dayanmalıdır.

Hekimin aydınlatma yükümlülüğü yerine getirilmesi bakımından hasta veya kanuni temsilciye, tıbbi bulgular ve teşhis hakkında açıklayıcı bilgilerin verilmesi gerekir. Hekim, hastaya tedavi ile müdahalenin türü ve içeriği; muayene sonucu tespit edilen hastalığın tedavi edilemediğinde meydana gelebilecek olumsuz sonuçlar anlatmalıdır. Buna da “süreç aydınlatılması” adı verilir. Bu aydınlatmanın amacı, hastanın daha sonra uygulanacak tedaviye razı olmasını sağlamaktır. Hastaya veya kanuni temsilcisine ayrıca, tıbbi müdahalenin beraberinde getirebileceği tehlikeler hakkında da bilgi verilmesi gerekir. Bu tehlikelerin yanında hastaya, uygulanacak tedavinin yan etkileri de bildirilmelidir.

Örneğin, yaranın iltihaplanabileceği, bir uzvun yeteneğini kaybedebileceği vb. anlatılmalıdır. Bu aydınlatma türüne de “riziko aydınlatması” adı verilir. Riziko aydınlatması, süreç aydınlatmasıyla birlikte hastanın önemli tehlikeleri taşıyan tedaviye razı olmasına yardım eder. Riziko aydınlatması hastaya uygulanacak tıbbi müdahaleye göstereceği rıza için çok önemlidir.

Yukarıda anlatılanlara ek olarak riziko aydınlatmasında hekim, hastasına kendisine vereceği ilaçlar hakkında da gerekli aydınlatmayı yapmalıdır. Çünkü hastanın uygulanacak ilaçlara alerjisi olabilir. İlaçların mutlaka özellikleri hastaya veya kanuni temsilcisine anlatılmalıdır. Aydınlatma türlerinden bir diğeri ise, fiyat aydınlatmasıdır. Hasta bu açıklamalar sonucu müdahalede bulunulup bulunulmamasını talep edecektir. Hekim verdiği bilgilerin doğruluğu konusunda hastasına karşı sorumludur. Bundan dolayı hastaya bilgi verilirken uygulanacak müdahalelerin devam süreleri ve fiyatları konusunda hastasını doğru bir şekilde aydınlatmalıdır. Ancak hasta daha evvelde aynı hekim tarafından aydınlatılmışsa, bir kez daha aydınlatmaya gerek yoktur.

Hekimin aydınlatma yükümlülüğünün içeriği ve kapsamı konusunda Türk Hukukunda bir düzenleme bulunmamaktadır. Türk Hukukunda bu alanda en genel düzenleme, Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi madde 14 de yer almaktadır. Hekimin aydınlatma yükümlülüğünün kapsamı her somut olaya göre belirlenir. Bundan dolayıdır ki yükümlülük bazı hallerde ortadan kalkabileceği gibi, bazı hallerde de kapsamı daralıp genişleyebilir.

Hekimin aydınlatma yükümlülüğünün genişlemesinde etkili olan husus, uygulanacak tıbbi tedavinin ivediliğidir. Eğer uygulanacak tıbbi tedavi ivedi değilse, aydınlatmanın kapsamı da genişler. Aksi bir duruma aydınlatma yükümlülüğünün kapsamı daralır. Kapsamın genişlediği bir diğer hal ise, hastaya uygulanacak tedaviye bağlı olarak tehlikenin büyüklüğüdür. Örneğin, hastanın diyabetik şeker oranının yüksek olduğu bir dönemde hangi sıklıkla şekerinin ölçülmesi gereği hakkında hekim hastayı aydınlatmalıdır.

Aydınlatma yükümü bazı hallerde ise, tamamen ortadan kalkar. Aydınlatmanın ortadan kalktığı hallere bazen hasta sebep olabilir. Örneğin hasta kendisinin aydınlatılmasını istemeyebilir. Bazı haller ise, hastanın kendi hastalığı hakkında genel rizikoları, bilinen durumlar olduklarından bu tür durumlarda hastanın aydınlatılmasına gerek yoktur. Ancak her ne kadar genel rizikolar hasta tarafından bilinse de, hastalığın nadir de olsa bazı yan etkileri görülebiliyorsa bu durumlar da aydınlatma olmalıdır. Ancak bu tür genel nitelikteki durumlarda hastanın aydınlatılmasına gerek yoktur. Aydınlatma hasta üzerinde kötü bir tesir bırakıp onu ruhsal bunalıma sokacaksa bu durumlarda da hekim hastayı aydınlatmamalıdır. Bu durumda tedaviyi seçme özgürlüğünü içine alan tedavi özekliği söz konusudur. Aydınlatmanın gerçekleşmesi hasta veya yakınları için anlamsız hale gelmişse bu durumlarda da aydınlatma yükümü ortadan kalkar.

Aydınlatma yükümlülüğünün borçlusu olarak hekim, hasta ayırt etme gücüne sahip ise, bizzat hastayı; aksi durumlarda ise, onun yasal temsilcilerini muhatap alarak aydınlatmakla yükümlüdür. Hekim, ayırt etme gücü olmayanın kanuni temsilcilerine hastalığın tedavisi konusunda bilgi vermelidir.

Hekimin (Doktorun) Tıbbi Müdahalede Bulunma Yükümlülüğü

Hekim, hastanın iradesine ve menfaatine uygun olarak kendi görev ve yetki alanına giren tıbbi hizmeti ifa etmeyi borçlanmaktadır. Belirtelim ki, hekimin bu şekilde sözleşmenin tarafı olarak algılanabilmesi için, yapılan hizmetin veya ifa konusunun kendi görev ve yetki alanına ilişkin olması şarttır. Hekim hasta ile yaptığı hekimlik sözleşmesi gereği üstlenmiş olduğu edimleri hastadan emir ve talimat almadan kendi meslek bilgisini kullanarak hastaya karşı ifa eder. Hekimlik sözleşmesi herhangi bir şekil şartına bağlı olmadan yapılır. Ancak ispat açısından yazılı olması tavsiye edilir.

Hekim, hekimlik sözleşmesinden doğan borcunu yerine getirirken, tedavi faaliyetine ilişkin bir kısım işlerin yapılmasını yardımcı kişilere bırakabilir. Bunlar hastaya iğne yapılması, ameliyata hazırlanması, röntgen filmlerinin çekilmesi, hastanın dişlerinin temizliği vb. Hekim bu fiilleri bizzat ifa etmekle yükümlü olmadığı için söz konusu fiiller, yardımcı kişilere bırakılmaya elverişli (6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu madde 83) işlemlerdendir.

Hekim yanında çalıştırdığı yardımcı şahsın fiillerinden 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu madde 116 çerçevesinde sorumlu tutulur. Ancak bunun için yardımcı şahsın kusurlu olması şart değilse de, hastanın uğradığı zarar ile yardımcı şahsın eylemi arasında illiyet bağının bulunması şarttır. Hekim istihdam edenin sorumluluğundan farklı olarak, işi yardımcıya bırakmada, onu seçmede, ona nezaret etme ve talimat vermede kusurlu olmadığını ispatlayarak sorumluluktan kurtulamaz. Burada, yardımcı kişi sorumlu değildir. Borçlunun sorumluluğunun temeli, farazi kusura dayanır. Yardımcı kişinin zarar verici davranışında bizzat borçlu bulunmuş olsaydı, bu davranış onun için kusurlu sayılacak ise, borçlunun farazi kusuru gerçekleşmiş olur. Buna karşılık borçlu, yardımcı kişinin davranışında bulunsa idi, bu onun için de kusurlu bir davranış sayılmazsa, borçlu bu durumu ispat ederek sorumluluktan kurtulur. Hasta, hekimin bürosunda veya hastanesinde çalışan diğer personeli sorumlu tutabilir. Çünkü hasta ile personel arasında herhangi bir sözleşme yoktur.

Hekim, hastası ile arasında yapılan hekimlik sözleşmesi gereği, hastasının kural olarak tıbbi müdahalesini bizzat gerçekleştirmek zorundadır. Ancak, hekim, bazı hallerde yerine başkasını getirebilir; yani, sözleşmeyle üstlenmiş olduğu tıbbi edim borcunu, denetimi söz konusu olmaksızın üçüncü bir şahsa aktarır. Bu duruma ikame adı verilmektedir.

Hekimin kendisi yerine bir başkasını koyması, hekimlik sözleşmesinde olduğu gibi iki değişik şekilde ortaya çıkabilir. Birincisinde, hekim, hastaya müdahale etme borcunu kendi adına yaptığı sözleşme ile başka bir hekime bırakırsa, böyle bir durumda “alt vekalet” ten söz edilir. Alt vekalette hekim ile hasta arasındaki hekimlik sözleşmesi devam eder. Bu arada, tıbbi müdahale edimi kendisine bırakılan hekim ile hasta arasında, herhangi bir sözleşme yoktur. Sadece birinci hekim ile onun tevkil ettiği hekim arasında bir vekalet sözleşmesi bulunmaktadır. İkincisinde ise, hekim hastası adına yapmış olduğu bir sözleşmeyle tıbbi müdahale borcunu diğer bir hekime bırakır. Burada ikame vekalet söz konusu olur. Hasta ile yeni hekim arasında bir sözleşme kurulmuş olur. Aksi kararlaştırılmadıkça birinci hekimin sorumluluğu devam eder.

Kendisi yerine bir başkasını koyan hekimin sorumluluğu bunun caiz olup olmamasına göre değişir. 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu 506/I’e göre, caiz ikame üç halde mümkündür. Bunlardan birincisi, hekimin kendisi yerine bir başkasını koymasına hastanın muvafakat etmesidir. Muvafakat açık veya örtülü olabilir. İkincisi mesleki örf ve adetin hekimi yetkili kılmasıdır. Örneğin, özel olarak çalışan hekimin tatile gitmesi durumunda hastaları diğer bir hekime bırakması, gibi durumlarda örfün hekimi yetkili kıldığı kabul edilmektedir. Hekimin kendi yerine bir başkasını koyması halinin üçüncüsü ise, şartların onu zorlamasıdır. Mantıklı bir sebep, hekimin edimini şahsen ifa etmesini engellemekte ve tedavinin ertelenmesi ise hasta için önemli bir zarar tehlikesini taşımaktadır. Burada hekimin kendi yerine başkasını koymada bir zaruret hali bulunmaktadır. Örneğin, aniden rahatsızlaşan bir hekimin yerine geçen diğer bir meslektaşının ameliyatı sürdürmesinde durum böyledir. İkamenin caiz olduğu durumlarda hekim, sadece “yerine geçecek kişiyi seçme ve ona talimat vermede sadakatli özenli hareket etme” bakımından sorumludur. Buna karşılık, yerini alan hekimi gözetim altında bulundurmak ve denetlemekle yükümlü değildir.

6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu madde 506/1 hükmünde düzenlenmiş olan ve yukarıda ele aldığımız şartlardan herhangi biri mevcut değilse, artık caiz olmayan ikame var demektir. Caiz olmayan ikamede ise, asıl hekim, yerine geçen kişinin eyleminden “sanki kendisi yapmış gibi” sorumlu olur. Gerek caiz gerekse caiz olmayan alt vekalette, hasta, birinci hekime karşı sahip bulunduğu bütün hakları doğrudan doğruya ikincisine karşı da ileri sürebilir. İkame vekalette ise, tevkil edilen hekim ile hasta arasında ayrı bir vekalet ilişkisi kurulmuş olduğundan 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu madde 507/III’ün uygulanmasına gerek yoktur. Hekimler ile hastalar arasında yapılan sözleşmede, ikame vekaletin caiz olup olmaması, tarafların yaptıkları sözleşmenin içeriğine göre belirlenir. Eğer hasta, hekim ile sözleşme yapmada hekimin şahsını önemseyerek sözleşme yapmışsa, hekim olağanüstü durumların dışında (ölüm, hastalık vb) tıbbi müdahaleyi bizzat yapmakla yükümlüdür.

Hekimin (Doktorun) Haksız Fiil Sorumluluğu

Tıbbi müdahaleler sonucu, genellikle hastanın mutlak hak niteliği taşıyan kişilik değerleri yasam, sağlık ve vücut bütünlüğü vb. ihlal edilmektedir. Hasta ve hekim arasında geçerli bir sözleşme ilişkisi yok ise, vekaletsiz iş görmenin şartlan da mevcut değilse, hekim (doktor) 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu madde 49 ve devamı uyarınca haksız fiil nedeniyle sorumlu tutulabilir. Kaldı ki, taraflar arasında kurulmuş geçerli bir hekimlik sözleşmesi olsa bile, hekimin hastanın beden ve ruh bütünlüğüne yönelik her türlü davranışı aynı zaman da haksız fiil de teşkil edebilir.

Örneğin, hekimin kendinden beklenen dikkat ve özeni göstermeyerek, hasta organ yerine sağlıklı organı ameliyat etmesi ve maddi-manevi zarara neden olması, sözleşme ile üstlendiği yükümlülükleri ihlal etmesi nedeniyle sözleşmeye dayanan sorumluluğuna sebep olacağı gibi, aynı zamanda haksız fiil sorumluluğunu da doğurur. Böyle bir durumda hasta, hekime karşı tazminat talebini 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu madde 49′ da düzenlenmiş olan haksız fiil hükümlerine de dayandırabilir.

Bu durum 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu madde 60’da düzenlenmiştir. Buna göre; “Bir kişinin sorumluluğu, birden çok sebebe dayandırılabiliyorsa hakim, zarar gören aksini istemiş olmadıkça veya kanunda aksi öngörülmedikçe, zarar görene en iyi giderim olanağı sağlayan sorumluluk sebebine göre karar verir’ hükmü yer almaktadır. Bu hükümde de belirtildiği üzere, bir davranışın hem haksız fiil hem de borca aykırılık teşkil edebilmesi mümkündür.

Hekimin ameliyat sonucu hastanın karnında makas unutmasında, hem sözleşmeye aykırılık hem de haksız fiil durumu söz konusudur. 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu madde 60 hükmü, öğreti ve uygulamadaki çağdaş gelişmeler göz önünde bulundurularak, bir kişinin sorumluluğunun bir den çok hukuki sebebe dayandırılabilmesi durumunda hakimin, kanunda aksine bir hüküm yoksa zarar görene en iyi giderim olanağı sağlayan sorumluluk sebebine göre karar verme olanağını sağlamaktadır. Hekimin sözleşmeye dayanan sorumluluğu ile haksız fiil sorumluluğu arasında, aslında yapısal bir farklılık yoktur. Her iki sorumluluk düzeninde de, hekimin, hastanın kendi geleceğini belirleme hakkına saygı gösterilmesi, yaşam, sağlık ve vücut bütünlüğünü korunması ve tıbbi müdahalenin güvenli bir şekilde özenli olarak sunulmasını amaçlayan bir dizi yükümlülüğü vardır.

Ancak yardımcı kişilerden dolayı sorumluluk ve kusurun ispat yükü açısından farklı hükümlere tabidirler. Hekimin sözleşmeye dayanan sorumluluğuzamanaşımı için 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu madde 146, yardımcı kişinin sorumluluğu için 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu madde 116, kusurun ispatı için ise 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu madde 112 hükmüne tabi iken; hekimin haksız fiil sorumluluğu zamanaşımı için 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu madde 72, yardımcı kişinin sorumluluğu için 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu madde 66, kusurun ispatı için ise 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu madde 49 hükümlerine tabidir.

Hekimin (Doktorun) Vekaletsiz İş Görme Sebebiyle Sorumluluğu

Hastanın hayatını kurtarmak veya ağır bir zarara uğramasını engellemek için tıbbi müdahalede bulunan hekim ile hasta arasında sözleşme ilişkisi yoktur. Taraflar arasında herhangi bir sözleşme ilişkisinin olmadığı ve hastanın rızasının da olumlu ya da olumsuz yönde var olmadığı durumlarda, hekimin, hastanın yararına tıbbi bir müdahalede bulunması halinde vekaletsiz iş görmeden söz edilmektedir.

Örneğin, bilinci kapalı bir hastaya, hekimin tıp biliminin kuralları çerçevesinde yapacağı müdahale 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu madde 526 ve 527’de düzenleme altına alınan vekaletsiz iş görme olarak değerlendirilir ve hukuka uygun görülür. Aynı şekilde, bir toplantı ya da seyahat esnasında aniden fenalaşan bir kişiye, yakında bulunan bir hekimin ilk müdahalede bulunması yine vekaletsiz iş görme hükümlerine göre değerlendirilir. Bu hallerde, hastanın varsayılan rızasına ve üstün özel yararına uygun bir tıbbi müdahale olduğundan, bunun haksız fiil olarak değerlendirilmesi mümkün olmaz.

Vekaletsiz iş görme hükümlerine başvurulan bir başka durum ise, ameliyat devam ederken beklenmeyen ve hayati önem taşıyan bir durumun ortaya çıkmasıdır. Kural olarak hekim, hastasını aydınlatarak rızasını almış ve yapacağı tıbbi müdahale bu şekilde başlamıştır. Ancak, tıbbi müdahale devam etmekte iken daha önceden tespit edilememiş olan hayati bir durum ortaya çıkarsa ve hekim hastasının rızasını almadığı halde (ya da varsayılan rızasına dayanarak) ameliyata devam ederse yine vekaletsiz iş görmüş kabul edilir. Hekimin buradaki amacı hastanın ağır bir zarara uğramasını engellemek ya da hastanın hayatını kurtarmaktır. Bu amaçla hareket eden hekim, hasta ile aralarında hekimlik sözleşmesi var olsaydı, göstermesi gereken özeni göstermekle yükümlüdür. Vekaletsiz olarak tıbbi müdahaleyi gerçekleştiren hekimin bu fedakarlığı, ona sözleşmeye dayalı olarak tedavi yapan hekime nazaran daha az özenli hareket etme hakkı vermez. Diğer yandan 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu madde 527/I’e göre, “vekaletsiz iş gören, iş sahibinin ağır bir zarara uğramasını engellemek için faaliyette bulunmuşsa, sorumluluğu daha hafif olarak takdir edilir” hükmünün, hekimlik faaliyeti acısından uygulanması uygun değildir. Zira insan hayatı ve sağlığı üzerinde faaliyet gösteren hekimin, her hal ve şart altında özenli hareket etmesi asıldır.

Hekim tarafından yapılan vekaletsiz iş görme niteliğindeki tıbbi müdahale, hastanın daha önce tedaviyi reddettiği bilinerek veya somut olayın özelliklerine göre bilinmesi gerekerek yapılmış ise, hekim tıbbi müdahale nedeniyle meydana gelen bütün zararlardan ve kazadan dahi sorumlu tutulur. Ancak, hastanın olumsuz iradesi hukuka ve ahlaka aykırı ise dikkate alınmayacağı gibi, bir haksız fiilden bedeni bir zarara uğrayan kişinin, tedavi yoluyla zararının artmasına engel olmak mümkün olduğu halde, buna rıza göstermemesi bir müterafık yani ortak kusur niteliğinde kabul edilir.

Hekimin (Doktorun) Culpa in Contrahendo Sorumluluğu

Culpa in contrahendodan kaynaklanan sorumluluk, sözleşme kurulması sürecinde, sözleşmenin kurulması amacıyla hukuki değerlerini birbirlerinin etkisine açan tarafların, hem yaşam, sağlık ve mülkiyet, hem de malvarlığına ilişkin değerlerinin diğer tarafça korunacağına ilişkin güvenin boşa çıkmasından dolayı sorumluluktur. Yani taraflardan birinin, sözleşmenin hazırlık aşamasında veya görüşülmesi sırasında karşı tarafa yanlış bilgi vermek, bazı konuları açıklamak gibi hareketlerle, sözleşmeyi ihlal etmesi durumunda ortay çıkan sorumluluktur.

Doktrin ve uygulamada, sözleşme kurma niyeti olmaksızın sözleşme görüşmelerinde bulunmak; sözleşme görüşmelerini uygun olmayan bir zamanda yarıda bırakmak; karşı tarafın menfaatlerini yeterince açıklamada bulunmayarak gereği gibi dikkate almamak; özensiz bir şekilde bilgi ve öğüt vermek; koruma ve muhafaza yükümlülüklerinin ihlal edilmesi Culpa in Contrahendo olarak kabul edilen durumlardır.

Hukuki niteliği oldukça tartışmalı olan Culpa in Contrahendo’dan doğan sorumluluk, Türk hukukunda, kanuni veya edim yükümlülüklerinden bağımsız borç ilişkisi teorisine ve aynı zamanda 4721 Sayıl Türk Medeni Kanunu madde 2 de yer alan dürüstlük kuralına dayandırılmaktadır. Buna göre, birbirleriyle sözleşme görüşmelerine veya sosyal temas ya da işlem yapma temasına girişen kişiler arasında, içeriği sadece koruma (veya genel davranış) yükümlülüklerinden oluşan bir borç ilişkisi doğar. Bu ilişkiye katılanlardan biri, koruma yükümlülüklerini ihlal ederse, bundan diğer taraf aleyhine doğan zararı tazmin etmek zorunda kalır. Sözleşme görüşmelerinden doğan borç ilişkisi, bir edim yükümlülüklerinden bağımsız borç ilişkisi olarak değerlendirilmekte ve borç henüz edim yükümlülükleri doğmadan, kişilerin sosyal temasa geçmiş olmaları nedeniyle yan yükümlülüklerin (koruma yükümlülüklerinin) ihlalinden doğmaktadır.

Hekim ile hasta arasındaki ilişkinin en önemli kaynağı sözleşme ilişkisi olsa da, hekimin (doktorun) Culpa in Contrahendo‘dan da sorumluluğu doğabilir. Hekim sözleşme görüşmeleri öncesinde kusurlu olarak, hastasının zarar görmesine neden olur ise bu zararı tazmin etme yükümlülüğü altına girer. Hekimin, uzmanlık alanına girmeyen bir konuda kendisine başvuran hastaya, gerekli teşhis ya da tedaviyi yapabilecekmiş izlenimi vererek oyalaması; gerek olmadığı halde cerrahi bir müdahaleye ikna edebilmek için sağlık durumu ile ilgili yanıltıcı bilgi vermesi ya da herhangi bir tıbbi müdahaleye gerek olmadığını söyleyerek hastayı oyalaması gibi durumlarda, hekimin (doktorun)  Culpa in Contrahendo sorumluluğundan bahsetmek mümkündür.

Hekimin Sorumluluğu İle Alakalı Emsal Kararlar

Toplumsal hayatın hızla gelişmesi sonucu ortaya çıkan ekonomik olay ve problemlerin çözümünü, klasik borç doğurucu sorumluluk kaynakları olarak nitelendirilen, haksız fiil, sözleşme ve sebepsiz zenginleşme içerisinde bulabilme ve aynı unsurları bu yeni olay ve problemlere uygulayabilme hemen hemen imkansız hale gelmiştir. Kanunların çözüm öngöremediği bu tip durumlara, 19. yüzyılın sonlarına doğru doktrin kayıtsız kalınamayacağını anlamış, özü ve niteliği farklı yeni hukuki müessese ve sorumluluk türlerini belirleme yoluna gitmiştir ( Süleyman Yalman, Türk-İsviçre Hukukunda Sözleşme Görüşmelerinden DoğanSorumluluk, Ankara 2006, s. 37 ).

Bu yeni belirlenen sorumluluk türlerinden olan sözleşme görüşmelerinden doğan sorumluluğu ( culpa in contrahendo ) genel bir ifadeyle belirtmek gerekirse, sözleşme görüşmeleri aşamasında taraflardan birinin diğerine veya onun koruması altında bulunan kişilere, aralarında dürüstlük kuralı ( MK. m. 2 ) gereğince ortaya çıkan güven ilişkisinin ihlali sonucu meydana gelen sorumluluktur ( Fikret Eren,Borçlar Hukuku, Genel Hükümler, Cilt. III, Ankara 1990, s. 1083; İlhan Ulusan,Culpa in Contrahendo Üstüne, Prof. Dr. Ümit Yaşar Doğanay Anısına Armağan, İstanbul 1982, s. 287 ). Başka bir ifadeyle, sözleşme görüşmelerinde taraflardan birinin diğerine dürüstlük kuralına aykırı davranma sonucu verdiği zararlarla ilgili sorumluluktur ( Süleyman Yalman, age., s.38 ).

Zira, sözleşme görüşmelerine başlanmasıyla birlikte taraflar arasında temeli dürüstlük kuralına dayanan bir güven ilişkisi meydana gelir ve bu ilişki koruma yükümlerini de içerir. Bundan dolayı sözleşme görüşmelerinde taraflardan herbiri veya yardımcıları, diğer tarafa veya onun himayesinde bulunan kişilerin şahıs ve mal varlıklarına zarar vermeyi engellemek için gerekli dikkat ve özeni göstermek ve koruma yükümlerine uymak zorundadırlar. Çünkü, koruma yükümleri, ifa menfaati dışında kalan diğer şahıs ve mal varlığı değerlerine zarar vermemeyi ihtiva eder. Sözleşme öncesi koruma yükümlerinin ihlali, sözleşme görüşmelerinden doğan sorumluluğa sebebiyet verir ( Ayfer Kutlu Sungurbey,Yetkisiz Temsil Özellikle Culpa in Contrahendo -Sözleşmenin GörüşülmesindeKusur- ve Olumsuz Zarar, Haziran 1988, s.103 vd.; Fikret Eren, age., s.1086,1091 ).

Davaya konu eser sözleşmesinin ifa edildiği sırada yürürlükte bulunan Hasta hakları Yönetmeliğinin 24.maddesi uyarınca tıbbi müdahaleden önce hastanın rızasının alınması şarttır. Bu rızanın, hastanın tıbbi müdahale ve sonuçları hakkında bilgilendirilmesinden sonra alınacağı ise izahtan varestedir. Somut olayda ise, ameliyatın gerçekleştiği hastanece düzenlenen belgeden, ameliyat sonrası ortaya çıkabilecek komplikasyonlar konusunda bir bilgilendirme yapılmadan davacının rızasının alınması ile yetinildiği anlaşılmaktadır.

Öte yandan, mahkemece dinlenilen davalı tanığı, davalının bölüm başkanı olduğu plastik cerrahi bölümünde asistan doktor olarak görev yaptığını, davacıyı tanımadığını ancak davalının hastaları ile ameliyat öncesinde konuşarak ameliyat hakkında bilgi verdiğini beyan etmiştir.

Şu durumda; davalı yüklenicinin, davacı iş sahibini, eser sözleşmesinin ifasından sonra ortaya çıkabilecek komplikasyonlar hakkında bilgilendirmediği, dolayısıyla özen ve sadakat borcunu gereğince yerine getirmeyen davalı yüklenicinin ortaya çıkan zarardan sorumlu bulunduğu ortadadır.

O halde mahkemece; davalının kusurlu davranışıyla istediği sonuca ulaşamamasına rağmen tedavi bedelini ödemek zorunda kalan davacının, uğradığı bu zarar ile birlikte vücudunda oluşan komplikasyonların giderilerek eski hale getirilmesi için gerekli tedavi giderinden ibaret olan maddi tazminat talebinin bilirkişi marifetiyle belirlenmesi ve sonrasında davacının çektiği ızdırap durumu da gözetilerek uygun bir manevi tazminatın takdir edilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile istemin tümden reddi doğru görülmemiştir.

Dava konusu uyuşmazlık, estetik amaçlı yapılan ameliyat neticesinde, yüklenicinin hatasına dayalı olarak işin sözleşmeye uygun yapılmaması nedeni ile verilenlerin iadesi ve manevi tazminat istemine ilişkindir.

Dosyada mevcut Adli Tıp Kurumunun raporunun incelenmesinden; “Burun operasyonu sonucunda burunda kalan eğriliğin, bu ameliyatın beklenen sonuçlarından olduğu, ikinci göğüs ameliyatından beklenen sonucun alınamadığı, bu durumun silikon protez etrafında kapsül oluşumu olduğundan beklenen sonuçlardan iken, kapsül oluşumu olmadığı durumlarda doktor kusuru olarak değerlendirilmesi gerektiği, dosya içindeki fotoğraf belgelerinde kapsül oluşumunu gösteren tipik bulgular olmadığı, adli dosya kapsamında kapsül olduğunu gösteren başka belgeler de yer almadığı göz önüne alındığında, davalının eyleminin tıp kurallarına uygun olmadığı, ortaya çıkan kusurun büyük oranda düzeltilmesinin mümkün olduğu” sonucuna varıldığı görülmüştür.

Estetik amaçlı yapılan ameliyet neticesinde, davalı doktorun göğüs ve burun estetiğine ilişkin olarak yaptığı operasyonda Adli Tıp Kurumu raporunda da belirtildiği üzere davalı doktorun kusurlu ve yapılan operasyonun da yine raporda belirtildiği üzere ayıplı olduğu konusunda uyuşmazlık bulunmadığından, yapılan işe, işin ayıplı olmasına, davalının kusuruna ve yapılan ödemelere göre değerlendirilip, davacının ameliyat ücreti olarak ödediği bedelin iadesine ilişkin olarak tespit yapılıp hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, davanın operasyon bedeli olarak ödediği bedele ilişkin alacak talebinin tümden reddi cihetine gidilmesi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.” gerekçesiyle bozulmuştur.

Nitekim Hekim Etiği Yönetmeliği’nin 26. maddesinde de konuya dair düzenleme yapılmış ve “Hekim hastasını, hastanın sağlık durumu ve konulan tanı, önerilen tedavi yönteminin türü, başarı şansı ve süresi, tedavi yönteminin hastanın sağlığı için taşıdığı riskler, verilen ilaçların kullanılışı ve olası yan etkileri, hastanın önerilen tedaviyi kabul etmemesi durumunda hastalığın yaratacağı sonuçlar, olası tedavi seçenekleri ve riskleri konularında aydınlatır. Yapılacak aydınlatma hastanın kültürel, toplumsal ve ruhsal durumuna özen gösteren bir uygunlukta olmalıdır. Bilgiler hasta tarafından anlaşılabilecek biçimde verilmelidir. Hastanın dışında bilgilendirilecek kişileri, hasta kendisi belirler. Sağlıkla ilgili her türlü girişim, kişinin özgür ve aydınlatılmış onamıyla yapılabilir. Alınan onam, baskı, tehdit, eksik aydınlatma ya da kandırma yoluyla alındıysa geçersizdir. Acil durumlar ile, hastanın reşit olmaması veya bilincinin kapalı olduğu ya da karar veremeyeceği durumlarda yasal temsilcisinin izni alınır’ düzenlemesiyle aydınlatmanın ne şekilde yapılacağı açıklanmıştır. Aydınlatılmış onamda ise ispat külfeti hekim yada hastanededir.

Davacı tarafından 16.5.2009 tarihli Aydınlatılmış Onam Formu içeriğinde “Dr. E. D. tarafından şu andaki hastalığımın tedavisinde uygulanabilecek yöntemler anlatıldı, bunların içinde doktorumun önerdiği tedavi yönteminin olası riskli durumlarını ve tedaviyi kabul etmezsem hastalığımın seyrinin kötü yönde etkileneceğini anladım. Bu bilgiler ışığında kendi serbest irademle abdominaplasti meme küçültme tedavisinin bana uygulanmasını onaylıyorum “ifadelerinin yer aldığı işlemin tıbbi sonuçlarının ve olası komplikasyonlarının anlatıldığı ve davacının bu işleme rıza gösterdiği yazılı ise de, bu rızanın az yukarda vurgulandığı üzere aydınlatılmış rıza olması gerekir. Anılan belgede önerilen tedavi yönteminin başarı şansı ve süresi, bu yöntemin hastanın sağlığı için taşıdığı riskler, tıbbi sonuçları ve olası komplikasyonları konularında bir açıklama bulunmamaktadır. Somut olayda genel soyut ibarelerle düzenlenmiş bir muvafakatname vardır.

Yine 13.11.2006 tarihinde imzalanan Muvafakatname belgesinde de “…cerrahi müdahaleyi yapacak olan Op. Dr. E. Durmuş, bana ameliyatı ayrıntılı bir şekilde anlattı. Bende bu müdahalenin şeklini ve sonuçlarını ve daha sonra ortaya çıkabilecek komplikasyonları tamamen anladım. Ben 1. maddede belirtilen ameliyatta, ameliyat esnasında evvelden akla gelmeyen durumlarda gerek görüldüğü takdirde ilave ve farklı şekilde müdahalelerin yapılabileceğini kabul ediyorum. Ben anestezi doktorunun benim için uygun olarak seçtiği anestetik madde ve şeklini onun direktif mesuliyet ve kontrolü altında tatbik etmesini uygun buluyor ve kabul ediyorum” ifadelerinin yer aldığı, sözkonusu ifadelerin soyut genel ibareler olup hastanın olası risk ve komplikasyonlar konusunda somut ve yeterli bir şekilde aydınlatıldığının mevcut belgelerle hekim tarafından ispatlanamadığı hususu sabittir.

Şu durumda; davalı yüklenicinin, davacı iş sahibini, eser sözleşmesinin ifasından sonra ortaya çıkabilecek komplikasyonlar hakkında yeterince bilgilendirmediği, dolayısıyla özen ve sadakat borcunu gereğince yerine getirmeyen davalı yüklenicinin ortaya çıkan zarardan sorumlu bulunduğu ortadadır.

Sayfayı
Share on linkedin
Linkedin
Share on facebook
Facebook
Share on twitter
Twitter
Share on email
Email
Share on telegram
Telegram

Av. Hanifi Bayrı

Avukat Hanifi Bayrı, kurumsal ve bireysel müvekkillerine gerekli akademik ve mesleki tecrübeye sahip dinamik yapıdaki kadrosu ile etkili avukatlık ve danışmanlık hizmeti vermektedir. Önleyici hukuk anlayışı doğrultusunda, hukuki uyuşmazlık ortaya çıkmadan önce kişisel ya da mesleki faaliyetlere ilişkin sözleşmelerin hazırlanması, müzakeresi ve uygulanması ile hukuki risk analizlerinin yapılması noktasında müvekkillerine danışmanlık hizmeti vermekte, bununla birlikte ortaya çıkan hukuki ihtilafların çözümünü noktasında da tüm kurum ve kuruluşlarda müvekkillerine avukatlık hizmeti sunmaktadır.

T: +902123436060 F: +902123436063 M: +905322707614 

Merkez Mah. Abide-i Hürriyet Cad. No: 154/6 34384 Şişli-İstanbul//Türkiye

Web sitemiz, Türkiye Barolar Birliği’nin reklam yasağı sınırlamaları ve mesleki kurallarına tabidir. www.hanifibayri.av.tr üzerinden yayın yapan web sitemiz sadece bilgi amaçlıdır. Yayınlanan bilgi ve belgeler hukuki tavsiye niteliğinde olmayıp avukat müvekkil ilişkisi kurmaya yönelik değildir. Ayrıntılı bilgi ve sorularınız için iletişim formunu kullanabilirsiniz.

Hukuki Bülten
Hukuki Yayınlar