Karar Bülteni
AYM Süleyman Yıldız BN. 2022/51991
KARARIN KÜNYESİ
| Mahkeme / Bölüm | Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm |
|---|---|
| Başvuru No | 2022/51991 |
| Karar Tarihi | 02.07.2025 |
| Dava Türü | Bireysel Başvuru |
| Karar Sonucu | İhlal |
| Karar Linki | AYM Kararlar Bilgi Bankası |
- Cezaevi idaresinin takdir yetkisi sınırsız değildir.
- Mahkûmiyet kararı ilgili ve yeterli gerekçe içermelidir.
- Hükümlünün yasaklı yayını bildiği açıkça kanıtlanmalıdır.
- İfade özgürlüğüne müdahale toplumsal ihtiyacı karşılamalıdır.
Bu karar, ceza infaz kurumlarında bulunan hükümlü ve tutukluların ifade özgürlüğü ile kurum güvenliğini sağlama amacı arasındaki hassas dengeyi hukuken yeniden teyit etmektedir. Anayasa Mahkemesi, cezaevinde ele geçirilen ve yasaklı olduğu belirtilen çeşitli dokümanlar ile iletişim araçları nedeniyle mahkûm edilen bir başvurucunun dosyasını inceleyerek, idarenin ve derece mahkemelerinin salt şekilci bir yaklaşımla hareket edemeyeceğini vurgulamıştır. Özellikle, hükümlünün söz konusu eşyaların yasaklı olduğunu bilip bilmediğinin ve yasaklama gerekçelerinin esasına inilmeden verilen cezaların, temel hak ve özgürlüklere ölçüsüz bir müdahale teşkil ettiği açıkça ortaya konulmuştur. Bu husus, mahkemelerin hapis cezası verirken sanığın fail olarak kastını, eylemin gerçek amacını ve eşyaların cezaevine sokulma biçimini titizlikle incelemesi gerektiğini hukuken zorunlu kılmaktadır.
Benzer davalar ve cezaevi idaresi uygulamaları açısından bu kararın emsal etkisi son derece büyüktür. Mahkemeler ve infaz kurumları, salt bir eşyanın veya yayının koğuşta bulunmasına dayanarak otomatik cezalandırma yoluna gidemeyecektir. Yargılamayı yapan mahkemeler, mahkûmun somut savunmalarını, eşyaların temin edilme yöntemini ve idarenin geçmişteki tutumunu, örneğin kitapların daha önce denetimden geçmiş olması veya radyoların bizzat kantinden satılmış olması gibi iddiaları dikkate almak ve çürütmek zorunda kalacaktır. Uygulamadaki bu yeni yaklaşım, cezaevlerindeki güvenlik tedbirlerinin makul olmayan ve keyfi bir cezalandırma aracına dönüşmesini ciddi şekilde engelleyecektir. Böylece, hükümlülerin ve tutukluların anayasal haklarının ceza infaz kurumu duvarları ardında da titizlikle korunmasını sağlayacak, yerel mahkemelerin gerekçe kurma yükümlülüğünü artıracak çok güçlü bir içtihat niteliği taşımaktadır.
UYUŞMAZLIĞIN KONUSU
Uyuşmazlık, terör suçundan cezaevinde hükümlü bulunan Süleyman Yıldız ile kamu idaresi arasında yaşanmıştır. Başvurucunun kaldığı koğuşta yapılan kısmi arama neticesinde iki adet AM bantlı radyo ve çeşitli kitaplar ile fotokopiler bulunmuştur. İdare, bulunan kitapların mahkemelerce toplatma kararı verilen yasaklı yayınlar olduğunu ve radyoların haberleşme amacıyla kullanılabileceğini iddia ederek disiplin soruşturması ve adli süreç başlatmıştır. Başvurucu, söz konusu radyoları geçmiş yıllarda doğrudan cezaevi kantininden satın aldığını, kitapların ise cezaevi kütüphanesinde bulunduğunu ve daha önce denetimden geçerek bizzat idare tarafından kendisine mühürlü şekilde teslim edildiğini, dolayısıyla yasaklı olduklarını bilmediğini savunmuştur. Buna rağmen yerel mahkeme, başvurucunun ceza infaz kurumuna yasak eşya sokmak suçundan bir yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına hükmetmiştir. Bunun üzerine başvurucu, savunmalarının hiçbir şekilde dikkate alınmadığını, gerekli hukuki ve fiili incelemelerin yapılmadığını ve haksız yere cezalandırıldığını belirterek, adil yargılanma hakkı ile ifade özgürlüğünün ihlal edildiği gerekçesiyle Anayasa Mahkemesine başvurmuş ve ihlalin tespiti ile yeniden yargılama talep etmiştir.
HUKUKİ BİLGİ VE TEMEL KURALLAR
Uyuşmazlığın çözümünde derece mahkemesi tarafından başvurulan temel hukuki düzenlemelerin başında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu m.297 gelmektedir. Bu maddenin ikinci fıkrasının (f) bendi uyarınca; mahkemelerce yasaklanmış veya suç örgütlerini temsil eden yayın, afiş, doküman ve benzeri malzemeler ile örgütsel haberleşme araçlarını ceza infaz kurumuna sokan, buralarda bulunduran veya kullanan kişilerin hapis cezası ile cezalandırılacağı açıkça düzenlenmektedir. Bu suç, seçimlik hareketli bir suç tipi olarak tasarlanmış olup, kanunda sayılan söz konusu eşyaların kurum içinde yalnızca bulundurulması dahi eylemin suç olarak nitelendirilmesi için yeterli kabul edilebilmektedir.
Bunun yanı sıra, 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun m.37 uyarınca, ceza infaz kurumlarında düzenli bir yaşamın sürdürülmesi, disiplinin ve güvenliğin tam olarak sağlanması amacıyla idarenin uyulmasını emrettiği genel kurallara uyulması zorunludur. Ancak bu kuralların ihlali iddiasıyla idari veya adli yaptırım uygulanırken, Anayasa'nın ifade özgürlüğünü güvence altına alan Türkiye Cumhuriyeti Anayasası m.26 hükmü asla göz ardı edilemez. Herkes gibi cezaevindeki hükümlü ve tutuklular da ifade özgürlüğüne sahiptir ve bu hak ancak kamu düzeninin korunması ile suçun işlenmesinin önlenmesi gibi meşru amaçlar doğrultusunda, demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun ve ölçülü bir biçimde sınırlandırılabilir.
Yerleşik içtihat prensipleri gereğince, temel hak ve özgürlüklere yönelik bir müdahalenin anayasaya uygun kabul edilebilmesi için zorunlu bir toplumsal ihtiyacı karşılaması şarttır. Mahkemelerin, idarenin veya yasaklamaların sınırlarını denetlerken sanığın suç kastını, eşyaların cezaevine giriş şeklini ve kişinin bu yasaklılık durumunu bilip bilmediğini titizlikle irdelemesi gerekmektedir. Sadece şekli bir yasaklı yayın listesine dayanılarak kişinin bu durumu bildiği yönünde varsayımsal bir sonuca ulaşılması ceza hukukunun şahsilik ve kusur prensipleriyle bağdaşmamaktadır.
SOMUT OLAYA İLİŞKİN TESPİTLER
Anayasa Mahkemesi, somut olayda başvurucunun mahkûmiyetine dayanak gösterilen delilleri ve yerel mahkemenin vermiş olduğu kararın gerekçesini ayrıntılı bir şekilde inceleyerek önemli saptamalarda bulunmuştur. Başvurucunun koğuşunda ele geçirilen radyolar ve okuduğu kitaplar nedeniyle verilen hapis cezası değerlendirilirken, öncelikle başvurucunun soruşturma ve kovuşturma aşamalarındaki tutarlı savunmaları dikkate alınmıştır. Başvurucu, söz konusu kitapların uzun süredir odadaki kütüphanede bulunduğunu, cezaevi denetiminden defalarca geçtiğini ve idare tarafından incelendikten sonra bizzat kendisine teslim edildiğini ısrarla belirtmiştir.
Bununla birlikte, aramada bulunan AM bantlı radyoların 2012-2016 yılları arasında doğrudan cezaevi kantininde satıldığına dair başvurucunun iddiaları, dosya kapsamındaki diğer mahkûm beyanlarıyla da birebir örtüşmüştür. Nitekim Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğünün sadece FM bantlı radyoların satışına izin veren kısıtlayıcı talimatının olaydan çok sonra, yani 2017 yılında yayımlandığı açıkça görülmüştür. Ayrıca teknik bilirkişi raporunda söz konusu radyoların AM bandında herhangi bir örgütsel yayına ya da haberleşmeye ulaşamadığı net bir biçimde tespit edilmiştir.
Tüm bu lehe delillere rağmen yerel mahkemenin, başvurucunun savunmalarını çürütür nitelikte mantıksal bir gerekçe oluşturmadığı saptanmıştır. Mahkemenin, kitapların yasaklı olduğu veya radyoların bulundurulmasının yasaklandığı hususunda başvurucunun hukuken bilgi sahibi olup olmadığını objektif bir şekilde ortaya koymadığı görülmüştür. Suça konu eşyaların basitçe başvurucuya ait olmasından yola çıkılarak otomatik bir cezalandırma refleksine girilmesi, ifade özgürlüğüne yönelik müdahalenin zorunlu bir toplumsal ihtiyacı karşıladığını kanıtlamaktan son derece uzaktır. Gerekçeli kararda, yasaklanan kitapların içeriklerinin neden mahzurlu olduğu ve en önemlisi başvurucunun suç işleme kastı hiç tartışılmamış, sadece idarenin hazırladığı yasaklı listeler temel alınarak karar verilmiştir. Anayasa Mahkemesi, bu derin eksiklikler ışığında yerel mahkemenin başvurucu hakkındaki ceza kararını ilgili ve yeterli bir gerekçeyle temellendiremediğini tespit etmiştir.
Sonuç olarak Anayasa Mahkemesi, başvurucunun ifade özgürlüğünün ihlal edildiği yönünde karar vermiş ve yeniden yargılama yapılması talebini kabul etmiştir.