Karar Bülteni
AYM Deniz Hazan ve Diğerleri BN. 2021/37956
KARARIN KÜNYESİ
| Alan | Değer |
|---|---|
| Mahkeme / Bölüm | Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm |
| Başvuru No | 2021/37956 |
| Karar Tarihi | 15.10.2025 |
| Dava Türü | Bireysel Başvuru |
| Karar Sonucu | İhlal Yok |
| Karar Linki | AYM Kararlar Bilgi Bankası |
- Devletin yaşamı koruma yükümlülüğü mutlak değildir.
- Öngörülemeyen terör saldırılarında hizmet kusuru aranmaz.
- İdarenin makul güvenlik tedbirlerini alması yeterlidir.
- Terör zararları sosyal risk ilkesiyle karşılanabilir.
Bu karar, devletin terör eylemlerini önleme yükümlülüğünün hukuki sınırlarını ve yaşam hakkı kapsamındaki pozitif koruma ödevinin çerçevesini net bir şekilde çizmektedir. Anayasa Mahkemesi, devletin yetki alanındaki bireylerin yaşamlarını her türlü tehlikeye karşı koruma ödevi bulunmakla birlikte, bu yükümlülüğün mutlak olmadığını ve idareye aşırı, orantısız bir yük getirecek şekilde geniş yorumlanamayacağını ortaya koymuştur. Karar, somut, kişiye veya mekana özgü kesin bir istihbaratın bulunmadığı ve idarenin elindeki imkânlar ölçüsünde makul genel güvenlik tedbirlerini aldığı durumlarda, meydana gelen ani terör saldırılarından dolayı idarenin doğrudan bir hizmet kusurunun varlığından söz edilemeyeceğini hukuken tescil etmektedir. Bu bağlamda, idarenin önleyici hizmetleri ile ortaya çıkan zarar arasındaki illiyet bağının sınırları idare hukuku prensipleriyle yeniden vurgulanmıştır.
Benzer davalarda ve idari yargı pratiğinde bu kararın emsal etkisi son derece büyüktür. Özellikle terör eylemleri neticesinde idareye karşı açılan tam yargı davalarında, idarenin kusursuz sorumluluk hâllerinden olan sosyal risk ilkesinin uygulanma şartları bakımından alt derece mahkemelerine önemli bir rehber niteliği taşımaktadır. Uygulamadaki önemi, terör olaylarının tamamen önlenmesinin fiilî ve operasyonel imkânsızlıkları göz önüne alındığında, idarenin tazmin sorumluluğunun hangi aşamada kusur sorumluluğundan çıkıp kusursuz sorumluluğa dönüşeceğini belirlemesinden kaynaklanmaktadır. Karar, güvenlik güçlerinin olay öncesi ve sonrasındaki makul tedbirleri zamanında almış olmasının, yaşam hakkının maddi ve usul boyutlarının ihlal edilmediği sonucuna ulaşmak için yeterli kabul edileceğini göstermekte olup, idari yargıda hizmet kusurunun sınırlandırılmasına sağlam bir dayanak teşkil edecektir.
UYUŞMAZLIĞIN KONUSU
Uyuşmazlık, 10 Ekim 2015 tarihinde Ankara Tren Garı önünde düzenlenmesi planlanan barış mitingi öncesinde toplanma alanında meydana gelen ve DEAŞ terör örgütü mensubu canlı bombalar tarafından gerçekleştirilen yıkıcı terör saldırısı neticesinde yakınlarını kaybeden başvurucular ile İçişleri Bakanlığı ve Ankara Valiliği arasında yaşanmaktadır. Başvurucular, kamu makamlarının söz konusu terör saldırısını önceden öngörebilecek genel istihbarat raporlarına sahip olmasına rağmen, gerekli düzeyde güvenlik önlemlerini almadığını, istihbaratın ilgili birimlerle yeterince paylaşılmadığını iddia etmiştir. Ayrıca, olay sonrasında yaralılara zamanında müdahale edilmesinin polis tarafından kullanılan gaz bombaları nedeniyle engellendiğini ve idarenin bu süreçte ağır bir hizmet kusuru bulunduğunu belirterek maddi ve manevi tazminat talebiyle tam yargı davası açmıştır. Davaya bakan idare mahkemeleri ise idarenin doğrudan bir hizmet kusurunun bulunmadığına hükmederek, terör mağduru olan başvurucuların zararlarının idare tarafından kısmen karşılanmasına karar vermiştir. Başvurucular, idarenin ağır kusurlu olduğu hâlde davanın kısmen reddedilmesi ve yetersiz bir tazminata hükmedilmesi nedeniyle yaşam hakkının ihlal edildiğini ileri sürerek Anayasa Mahkemesine başvurmuştur.
HUKUKİ BİLGİ VE TEMEL KURALLAR
Anayasa Mahkemesi, somut uyuşmazlığı çözerken öncelikle Türkiye Cumhuriyeti Anayasası m.17 kapsamında güvence altına alınan yaşam hakkı ve devletin bu husustaki pozitif yükümlülükleri üzerinde durmuştur. Yaşam hakkının maddi boyutu, devletin yetki alanındaki bireylerin yaşamını her türlü tehlikeye, üçüncü kişilerin eylemlerine ve terör saldırılarına karşı koruma, bu maksatla önleyici yasal ve idari çerçeveyi oluşturma yükümlülüğünü içermektedir. Ancak yerleşik anayasa yargısı ve insan hakları içtihatları prensiplerine göre, bu koruma yükümlülüğü yetkili makamlar üzerinde aşırı ve orantısız bir operasyonel yük oluşturacak şekilde değerlendirilemez. Devletin sorumluluğunun doğabilmesi için, kamu makamlarının belirli, somut ve yakın bir yaşam tehlikesini bilmesi veya bilmesi gerektiği hâlde makul ve pratik önlemleri almamış olması şartı aranmaktadır.
Öte yandan uyuşmazlığın idare hukuku boyutu, 5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun ile idare hukukunun temel taşlarından olan sosyal risk ilkesi ve hizmet kusuru kavramları etrafında şekillenmiştir. Sosyal risk ilkesi, terör olaylarının devletin tüm çabalarına rağmen önlenememesi durumunda idarenin herhangi bir hizmet kusuru bulunmasa dahi, toplumun tamamını ilgilendiren bu riskin sonuçlarının devlet tarafından üstlenilerek, hakkaniyet gereği zararların kusursuz sorumluluk esasına göre mağdurlara ödenmesini ifade eden önemli bir doktrin tanımıdır.
Yaşam hakkının usul boyutu ise, meydana gelen doğal olmayan ölümlerde devletin derhâl, bağımsız ve etkili bir soruşturma yürütmesini veya mağdurlar için idari yargı yollarının etkili şekilde işletilmesini zorunlu kılar. Bu bağlamda, idare mahkemelerinde açılan tam yargı davalarında uyuşmazlığın esasına yönelik yeterli adımların atılması, iddiaların nesnel ve şeffaf bir şekilde incelenmesi ve zararların karşılanması usul yükümlülüğünün temel bir gereğidir.
SOMUT OLAYA İLİŞKİN TESPİTLER
Anayasa Mahkemesi, somut olayda kamu makamlarının yaşam hakkı kapsamındaki maddi ve usul yükümlülüklerini Anayasa'ya uygun bir şekilde yerine getirip getirmediğini detaylı bir biçimde dosya üzerinden incelemiştir. Olayın meydana geldiği dönemde ülke genelinde terör eylemlerinde bir artış yaşanmış olmakla birlikte, mülkiye ve polis başmüfettişleri tarafından hazırlanan ön inceleme raporlarına göre 10 Ekim 2015 tarihindeki Ankara Tren Garı mitingine yönelik belirli, somut ve yakın bir terör saldırısı tehdidinin bulunduğuna dair idarenin elinde net bir istihbarat bilgisi olmadığı tespit edilmiştir. İncelemelerde, idarenin miting alanı etrafında önceden bariyerler kurduğu, iki binin üzerinde farklı birimlerden güvenlik personeli görevlendirdiği, bomba arama köpekleriyle detaylı aramalar yaptığı ve alana girişlerde güvenlik koridorları oluşturduğu; dolayısıyla eldeki imkânlar çerçevesinde makul ve gerekli genel güvenlik tedbirlerinin alındığı saptanmıştır. İnsan davranışlarının öngörülemezliği ve canlı bomba eylemlerinin engellenmesindeki spesifik ve operasyonel zorluklar dikkate alındığında, idarenin yaşamı koruma yükümlülüğü bakımından üzerine düşen sorumluluğu ihlal ettiğinin söylenemeyeceği kanaatine varılmıştır.
Olay sonrası müdahalelere bakıldığında ise; patlamanın hemen ardından olay yerine kısa sürede çok sayıda ambulansın sevk edildiği, ilk 65 dakika içinde tüm yaralıların hastanelere naklinin sağlandığı ve acil sağlık hizmetlerinin organizasyonunda 112 Acil Çağrı Merkezi koordinasyonunda herhangi bir iletişim aksaklığı yaşanmadığı resmî idari raporlarla teyit edilmiştir. Başvurucuların, polisin gaz bombası atarak ilk yardımı engellediği yönündeki iddiaları ise kendi yakınları nezdinde somutlaştırılamamış ve iddialar dayanaktan yoksun kalmıştır.
Yargısal sürece ilişkin olarak; idare mahkemeleri tarafından olayın oluş şekli, alınan emniyet tedbirleri ve idarenin sorumluluğu hakkında yargılama süresince detaylı araştırmalar yapılmış, idarenin eylemi ile netice arasında spesifik bir hizmet kusuru bulunmadığı gerekçeli mahkeme kararlarıyla ortaya konulmuştur. Buna karşın, terör mağduru olan başvurucuların zararları idare hukukunun kusursuz sorumluluk hâllerinden olan sosyal risk ilkesi devreye sokularak tazmin edilmiştir.
Sonuç olarak Anayasa Mahkemesi, yaşam hakkının maddi ve usul boyutlarının ihlal edilmediği yönünde karar vermiştir.