Karar Bülteni
AYM Atanaş Mamasis ve Corc Kasapoğlu BN. 2019/35817
KARARIN KÜNYESİ
| Alan | Değer |
|---|---|
| Mahkeme / Bölüm | Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm |
| Başvuru No | 2019/35817 |
| Karar Tarihi | 18.09.2024 |
| Dava Türü | Bireysel Başvuru |
| Karar Sonucu | İhlal |
| Karar Linki | AYM Kararlar Bilgi Bankası |
- Örgütlenme özgürlüğü din özgürlüğü ışığında değerlendirilmelidir.
- Azınlık haklarının korunması süratli yargılamayla mümkündür.
- Yargılamanın sürüncemede bırakılması telafisi imkansız zararlar doğurur.
- Vakıf yönetimine katılma hakkı örgütlenme özgürlüğü kapsamındadır.
Bu karar, azınlık vakıflarında görev alan din adamlarının yönetim kurullarına seçilme hakkı ekseninde, örgütlenme özgürlüğü ile din ve vicdan özgürlüğü arasındaki sıkı bağı hukuken ortaya koymaktadır. Anayasa Mahkemesi, cemaat vakfı seçimlerine ilişkin uyuşmazlıkların idari ve adli makamlar arasında görev uyuşmazlıklarına sahne olmasının ve makul sürede çözülememesinin, bireylerin örgütlenme hakkını doğrudan ihlal ettiğine hükmetmiştir. Devletin, azınlık haklarını koruma ve güvence altına alma bağlamındaki pozitif yükümlülüklerinin, yargısal süreçlerin ivedilikle ve etkin bir biçimde sonuçlandırılmasını da kapsadığı vurgulanmıştır.
Emsal niteliğindeki bu içtihat, idari yargı ile adli yargı arasındaki görev uyuşmazlıklarının uzun yıllar sürmesinin anayasal haklar üzerindeki yıkıcı etkisine dikkat çekmektedir. Sekiz yıl gibi uzun bir süre boyunca görevli mahkemenin dahi tespit edilememesi ve uyuşmazlığın sürüncemede bırakılması, hak arama hürriyetinin içinin boşaltılması olarak değerlendirilmiştir. Uygulamada, cemaat vakıfları gibi özel hukuk tüzel kişiliğine sahip kurumların iç işleyişine ve seçimlerine yönelik devlet müdahalelerinin, yargı yerlerince çok daha hızlı ve etkin bir şekilde denetlenmesi gerektiği yönünde tüm yargı mercilerine net bir mesaj verilmektedir. Karar, azınlık gruplarına mensup bireylerin sivil toplum içindeki demokratik katılımlarının korunması adına büyük bir önem taşımaktadır.
UYUŞMAZLIĞIN KONUSU
İstanbul'da bulunan çeşitli kiliselerde papaz olarak görev yapan başvurucular, 2011 yılında Samatya Aya Analipsis Rum Ortodoks Kilisesi Vakfı'nın yönetim kuruluna seçilmişlerdir. Ancak Vakıflar Genel Müdürlüğü, başvurucuların din adamı statüsünde olmaları nedeniyle Lozan Antlaşması ve ilgili yönetmelik hükümlerini gerekçe göstererek yönetim kurulundan çıkarılmalarına karar vermiştir. Başvurucular, yönetim kurulunda yer alma haklarının ellerinden alındığını belirterek haksız buldukları bu işleme karşı iptal davası açmışlardır. İdare mahkemesi önce işlemi iptal etmiş, ancak Danıştay cemaat vakfı seçim uyuşmazlıklarında adli yargının görevli olduğunu belirterek kararı bozmuştur. Bunun üzerine idare mahkemesi davanın esasına girmeyerek görevsizlik kararı vermiş ve bu karmaşık süreç tam sekiz yıl sürmüştür. Başvurucular, bu uzun ve çözümsüz kalan yargılama süreci nedeniyle din adamı olmalarından dolayı vakıf yönetiminden çıkarılmalarının örgütlenme ile din ve vicdan özgürlüklerini ihlal ettiği gerekçesiyle Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuşlardır.
HUKUKİ BİLGİ VE TEMEL KURALLAR
Anayasa Mahkemesi uyuşmazlığı değerlendirirken temel olarak Anayasa m.33'te düzenlenen örgütlenme özgürlüğü ve Anayasa m.24'te koruma altına alınan din ve vicdan özgürlüğü kurallarını merkeze almıştır. Vakıfların yönetimine ilişkin yasal çerçeve ise 5737 sayılı Vakıflar Kanunu m.4 ile vakıfların özel hukuk tüzel kişiliğine sahip olduğu kuralına dayanmaktadır. Aynı Kanun'un 5737 sayılı Kanun m.6 hükmü, cemaat vakıflarının yöneticilerinin mensuplarınca kendi aralarından seçileceğini açıkça ifade etmektedir. Vakıf yöneticisi olabilmenin şartları ise kanunda sınırlı olarak sayılmış olup, ilgili dönemde yürürlükte olan Vakıflar Yönetmeliği m.32 hükmü de bu şartları ve kısıtlamaları detaylandırmıştır.
Anayasa Mahkemesinin yerleşik içtihatları uyarınca, örgütlenme özgürlüğü devlete sadece müdahale etmeme şeklindeki negatif yükümlülüğü değil, aynı zamanda bu hakkın etkin bir biçimde kullanılmasını sağlamak için birtakım pozitif yükümlülükleri de yüklemektedir. Bu pozitif yükümlülükler kapsamında, örgütlenme özgürlüğünün kullanımına ilişkin doğan hukuki uyuşmazlıkların yargısal makamlar tarafından sürüncemede bırakılmadan, ivedilikle ve etkili bir şekilde çözümlenmesi gerekmektedir. Özellikle azınlık gruplarına mensup bireylerin kendi kurumlarındaki örgütlenme hakları, din ve vicdan özgürlüğünün kamusal alandaki dışa vurumu olarak kabul edilmektedir. Azınlık haklarının teminat altına alınması ve demokratik toplum düzeninin çoğulcu yapısının korunması, yargısal süreçlerin hızlı işlemesini zorunlu kılar. Zira uzun yıllar boyunca çözümsüz bırakılan davalar, bireylerin örgüt idaresine katılma ve haklarını kullanma imkanlarını fiilen ortadan kaldırmakta, bu durum telafisi imkansız zararlara yol açmaktadır.
SOMUT OLAYA İLİŞKİN TESPİTLER
Anayasa Mahkemesi, somut olayda başvurucuların mensubu oldukları kilise vakfı yönetimine seçilmelerine rağmen, salt din adamı olmaları sebebiyle idari bir işlemle görevden alınmalarını ve sonrasında gelişen yargısal süreci titizlikle incelemiştir. Başvurucular 2011 yılında yönetim kuruluna seçilmiş, 2012 yılında başlayan yargılama süreci idari ve adli yargı arasındaki görev karmaşası sebebiyle ancak 2019 yılında görevsizlik kararı ile sonuçlanabilmiştir. Aradan geçen sekiz yıllık uzun süre boyunca, başvurucuların vakıf yönetiminde yer alıp alamayacaklarına ilişkin esasa dair hiçbir hukuki tespit yapılamamış, uyuşmazlık adeta bir kördüğüme dönüşmüştür.
Yüksek Mahkeme, azınlık statüsündeki bireylerin cemaat vakıfları çatısı altında örgütlenme haklarının, onların kimliklerini koruma ve dinî hayatlarını sürdürme gayelerinin ayrılmaz bir parçası olduğuna vurgu yapmıştır. Devletin, toplumsal bütünlüğü temin etmek ve azınlık haklarını korumak şeklindeki anayasal pozitif yükümlülüğü, bu tür davaların makul sürede ve hızla sonuçlandırılmasını zorunlu kılmaktadır. Oysa somut olayda, sekiz yılı bulan ve davanın esasına dahi girilmeden sadece usule ilişkin bir görevsizlik kararıyla neticelenen yargılama, yargı makamlarının makul ivedilik ve özen yükümlülüğünün açıkça ihlali anlamına gelmektedir.
Başvurucuların din adamı statüleri gerekçe gösterilerek cemaat vakfı yönetiminde yer almalarının engellenmesi ve bu idari müdahalenin yerindeliğinin yargı mercilerince yıllarca sürüncemede bırakılması, hakkın kullanımını fiilen imkansızlaştırmıştır. Yargı organlarının bu süreçteki hareketsizliği ve usul krizini aşamaması, devletin örgütlenme özgürlüğünü sağlama konusundaki pozitif yükümlülüklerini yerine getirmediğini açıkça göstermektedir.
Sonuç olarak Anayasa Mahkemesi İkinci Bölümü, başvurucuların örgütlenme hakkını kullanamamalarına yol açan yargılamanın makul sürede sonuçlandırılamaması nedeniyle örgütlenme özgürlüğünün ihlal edildiği yönünde karar vermiştir ve manevi tazminat talebine ilişkin başvuruyu kabul etmiştir.