Karar Bülteni
AİHM AYSEL TUĞLUK BN. 71757/17
KARARIN KÜNYESİ
| Alan | Değer |
|---|---|
| Mahkeme / Bölüm | Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi / 2. Bölüm |
| Başvuru No | 71757/17 |
| Karar Tarihi | 14.10.2025 |
| Dava Türü | Bireysel Başvuru |
| Karar Sonucu | İhlal |
| Karar Linki | HUDOC |
- Siyasi konuşmalar makul şüphe için tek başına yetersizdir.
- Tutuklama kararları her zaman somut delillere dayanmalıdır.
- Özgürlükten yoksun bırakma gizli siyasi amaçlar taşıyamaz.
- Muhalif siyasetçilerin tutuklanması demokratik toplum düzenini zedeler.
Bu karar, muhalif bir siyasetçi ve eski bir milletvekili olan başvurucunun sivil toplum ve siyasi parti faaliyetleri ile ifade özgürlüğü kapsamındaki açıklamaları gerekçe gösterilerek tutuklanmasının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne aykırı olduğunu net bir şekilde ortaya koymaktadır. Karar hukuken, bir siyasetçinin sivil nitelikli ve şiddet içermeyen söylem ve eylemlerinin, terör örgütü yöneticiliği gibi ağır bir suçlamaya ve tutuklamaya makul şüphe teşkil edemeyeceğini vurgulamaktadır. Mahkeme, Sözleşme'nin 5. maddesiyle güvence altına alınan kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının, siyasi amaçlarla ve demokratik tartışma ortamını daraltmak için kullanılamayacağına hükmetmiştir.
Benzer davalarda bu kararın emsal etkisi son derece büyüktür. Özellikle siyasetçilere, insan hakları savunucularına ve sivil toplum temsilcilerine yönelik tutuklama tedbirlerinin, somut, nesnel ve şiddetle doğrudan bağlantılı delillere dayanması gerektiği kuralı pekiştirilmiştir. Sözleşme'nin 18. maddesinden verilen ihlal kararı, tutuklamanın gizli bir amaçla, yani siyasi çoğulculuğu bastırmak ve demokratik siyasi tartışmayı sınırlandırmak amacıyla yapıldığını gösterdiğinden, uygulamada yargı makamlarının tutuklama tedbirine başvururken hukuki sınırlar içinde kalması gerektiğine dair çok güçlü bir uyarı niteliği taşımaktadır. Bu yönüyle karar, demokratik toplum düzeninin korunması adına temel bir güvence işlevi görecektir.
UYUŞMAZLIĞIN KONUSU
Dava, Türkiye'de tanınmış bir muhalif siyasetçi ve eski milletvekili olan Aysel Tuğluk'un, Demokratik Toplum Kongresi (DTK) eş başkanlığı yaptığı dönemdeki faaliyetleri, katıldığı toplantılar ve yaptığı konuşmalar gerekçe gösterilerek Aralık 2016'da tutuklanmasıyla ilgilidir. Yetkili makamlar, Tuğluk'u yasa dışı silahlı bir terör örgütü kurmak veya yönetmekle suçlamış ve DTK'nın bu yasa dışı örgütün bir uzantısı olduğunu iddia etmiştir. Tutuklama süreci, mensubu olduğu siyasi partinin 2015 yılındaki genel seçimlerde elde ettiği başarının ve ülkedeki siyasi gerilimin tırmandığı bir dönemin ardından gerçekleşmiştir. Başvurucu ise DTK'nın tamamen yasal ve sivil bir platform olduğunu, yaptığı açıklamaların tamamen siyasi ifade özgürlüğü kapsamında kaldığını ve hiçbir şekilde şiddet içermediğini belirterek tutuklanmasının açıkça hukuka aykırı olduğunu ileri sürmüştür. Tuğluk, hakkındaki tutuklama ve tutukluluğun devamı kararlarının somut delillere dayanmadığını, asıl amacın kendisini ve mensubu olduğu siyasi partiyi cezalandırarak siyasi muhalefeti susturmak olduğunu iddia ederek haklarının ihlal edildiği gerekçesiyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvurmuştur.
HUKUKİ BİLGİ VE TEMEL KURALLAR
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, uyuşmazlığı incelerken öncelikle kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkını düzenleyen Sözleşme'nin 5. maddesi ile ifade özgürlüğünü koruyan Sözleşme'nin 10. maddesi ve hakların amaç dışı kısıtlanmasını yasaklayan Sözleşme'nin 18. maddesi çerçevesinde değerlendirme yapmıştır. Mahkemenin yerleşik içtihatlarına göre, bir kişinin ceza soruşturması kapsamında tutuklanabilmesi için her şeyden önce suç işlediğine dair objektif ve makul şüphe bulunması zorunludur. Makul şüphe kavramı, tamamen tarafsız ve nesnel bir gözlemciyi, ilgili kişinin iddia edilen suçu işlemiş olabileceğine ikna edecek yeterlilikte ve somutlukta olgu veya bilgilerin varlığını kesin olarak gerektirir. Sadece varsayımlara veya genel yorumlara dayanarak makul şüphenin varlığı kabul edilemez.
Özellikle terör suçları gibi son derece ağır suçlamalarda dahi, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu kapsamında yöneltilen örgüt kurma veya yönetme gibi suçlamaların doğrulanabilir, nesnel ve inandırıcı delillere dayanması şarttır. Sadece siyasi nitelikli konuşmalar yapılması, yasal statüye sahip dernek veya platformlardaki sivil faaliyetler ve barışçıl toplantılara katılım, şiddeti övmedikçe veya şiddete doğrudan teşvik etmedikçe tutuklama için tek başına makul şüphe oluşturamaz. Demokratik bir toplumda siyasetçilerin tartışmalı konulara ilişkin görüşlerini açıklamaları ifade özgürlüğünün temel bir parçasıdır.
Mahkeme ayrıca, tutukluluk halinin devamını haklı göstermek için ulusal mahkemelerin kararlarında şablon ifadelerden kaçınarak ilgili ve yeterli gerekçeler sunması gerektiğini vurgular. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu uyarınca tutuklama, daima istisnai ve en son çare olarak başvurulması gereken bir tedbirdir. Olağanüstü hal dönemlerinde dahi, olağan kanunlara dayanılarak verilen tutuklama kararları Sözleşme'nin temel güvencelerini ihlal edemez. Eğer tutuklama tedbiri, hukukun üstünlüğü ilkesini aşarak bir siyasetçiyi susturmak, siyasi çoğulculuğu bastırmak veya demokratik tartışma ortamını daraltmak gibi Sözleşme'de öngörülmeyen gizli bir amaçla uygulanıyorsa, bu durum doğrudan doğruya Sözleşme'nin 18. maddesinin ihlali anlamına gelir ve Avrupa kamu düzenine açık bir aykırılık teşkil eder.
SOMUT OLAYA İLİŞKİN TESPİTLER
Mahkeme, başvurucu Aysel Tuğluk'un tutuklanmasına ve özgürlüğünden yoksun bırakılmasına gerekçe gösterilen unsurları titizlikle ve bütüncül bir yaklaşımla incelemiştir. Tutuklama kararında temel alınan delillerin, başvurucunun DTK eş başkanı sıfatıyla katıldığı toplantılar, yaptığı siyasi konuşmalar, röportajlar, kendisine gönderildiği iddia edilen e-postalar ve katıldığı barışçıl gösterilerden ibaret olduğu tespit edilmiştir. Mahkeme, DTK'nın başvurucunun eş başkanlık yaptığı dönemde yasa dışı bir örgüt olarak kabul edilmediğini, aksine devlet yetkilileri tarafından anayasa yapım süreçleri gibi önemli kamu yararı taşıyan konularda meşru bir muhatap olarak kabul edildiğini vurgulamıştır.
Başvurucunun yaptığı konuşmaların ve iddia edilen e-posta yazışmalarının içerikleri incelendiğinde, bu ifadelerin şiddeti teşvik etmediği, terörü övmediği ve tamamen siyasi ifade özgürlüğü sınırları içinde kaldığı değerlendirilmiştir. Ulusal mahkemelerin, başvurucunun yasal ve barışçıl siyasi faaliyetleri ile iddia edilen terör suçları arasında doğrudan, nesnel ve somut bir bağ kuramadığı açıkça görülmüştür. Ayrıca evinde bulunan yasal kitapların suç unsuru sayılması da temelsiz bulunmuştur. Bu nedenle, başvurucunun suç işlediğine dair onu tutuklamayı haklı kılacak makul bir şüphenin olay tarihinde mevcut olmadığı kanaatine varılmıştır. Makul şüphenin bulunmaması nedeniyle, tutukluluğun bir yılı aşkın süre boyunca devamını gerektirecek ilgili ve yeterli gerekçelerin varlığından da söz edilemeyeceği saptanmıştır. Dahası, olağanüstü hal dönemine atıf yapılsa da, uygulanan tedbirlerin olağan kanunlara dayanması nedeniyle derogasyon kurallarının bu durumu meşrulaştıramayacağı belirtilmiştir. Hiçbir hukuki dayanağı olmayan ve yasallık şartını taşımayan bu tutuklama tedbiri, aynı zamanda başvurucunun ifade özgürlüğüne yönelik doğrudan ve haksız bir müdahale olarak değerlendirilmiştir.
Son olarak Mahkeme, başvurucunun tutuklanmasının zamanlamasına ve Türkiye'deki genel siyasi bağlama dikkat çekmiştir. Muhalif bir partinin eş genel başkan yardımcısı olan başvurucunun, anayasa referandumu ve cumhurbaşkanlığı seçimleri gibi son derece kritik siyasi dönemlerde, söz konusu eylemlerin üzerinden üç yıldan fazla zaman geçtikten sonra diğer partililerle eş zamanlı olarak tutuklanmasının basit bir tesadüf olmadığı belirtilmiştir. Bu durum, tutuklama tedbirinin hukuki bir gereklilikten ziyade, siyasi muhalefeti susturma, çoğulculuğu ortadan kaldırma ve demokratik tartışma ortamını daraltma amacı taşıdığını şüpheye yer bırakmayacak şekilde ortaya koymuştur.
Sonuç olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, başvurucunun Sözleşme'nin 5., 10. ve 18. maddelerinin ihlal edildiği yönünde başvuruyu kabul etmiştir.