Karar Bülteni
AYM Müslüm Doğan BN. 2020/14764
KARARIN KÜNYESİ
| Alan | Değer |
|---|---|
| Mahkeme / Bölüm | Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm |
| Başvuru No | 2020/14764 |
| Karar Tarihi | 02.05.2024 |
| Dava Türü | Bireysel Başvuru |
| Karar Sonucu | İhlal |
| Karar Linki | AYM Kararlar Bilgi Bankası |
- Yurt dışı yasağı özel hayatı sınırlandırabilir.
- Adli kontrol ölçülü ve gerekçeli olmalıdır.
- Beraate rağmen yasağın sürmesi ölçüsüzdür.
- Koruma tedbirleri ilanihaye devam ettirilemez.
Bu karar, ceza yargılamalarında sıklıkla başvurulan ve rutin bir uygulama hâline dönüşme riski taşıyan yurt dışına çıkış yasağı şeklindeki adli kontrol tedbirlerinin, kişinin yurt dışındaki ailevi, mesleki ve sosyal bağlarını derinden etkilemesi hâlinde anayasal bir hak olan özel hayata ve aile hayatına saygı hakkına doğrudan bir müdahale oluşturduğunu net bir biçimde ortaya koymaktadır. Anayasa Mahkemesi, bu tedbirin kişi hürriyetini tutuklamaya göre daha az kısıtlayan bir alternatif olduğunu kabul etmekle birlikte, kişinin yaşamını sürdürdüğü asıl ülkeye, eşine, çocuklarına ve işine dönüşünü engelleyerek temel hakları ciddi şekilde ve orantısızca sınırlayabildiğini vurgulamaktadır. Karar, kişi hürriyetine müdahale eden kararların otomatik şablonlarla alınamayacağına işaret etmektedir.
Uygulamadaki önemi bakımından bu ihlal kararı, ağır ceza mahkemelerince beraat kararı verilmesine karşın adli kontrol tedbirinin derhâl kaldırılmayarak kesinleşme sürecine kadar devam ettirilmesinin ölçülülük ilkesiyle açıkça bağdaşmadığını göstermesi açısından emsal niteliktedir. Yargı makamlarının, özellikle yurt dışında yerleşik kişilere yönelik tedbir kararlarında, kişinin mevcut yaşam bağları ile isnat edilen suçun vasfını, delil durumunu ve beklenen kamusal menfaati adil bir denge çerçevesinde çok sıkı bir şekilde tartması zorunlu hâle gelmiştir. Bu durum, adli makamların tedbir kararlarını matbu gerekçelerle değil, somut olayın özelliklerine göre bireyselleştirilmiş gerekçelerle vermeleri gerektiği yönünde güçlü bir içtihat oluşturmaktadır.
UYUŞMAZLIĞIN KONUSU
Uzun yıllardır ailesiyle birlikte İsveç'te yaşayan ve orada işyeri sahibi olan başvurucu hakkında, sosyal medya hesabı üzerinden örgüt propagandası yaptığı iddiasıyla soruşturma başlatılmıştır. Türkiye'ye geldiğinde yakalanan ve paylaşımları kendisinin yapmadığını belirterek suçlamaları reddeden başvurucu, tutuklanma talebiyle hâkimliğe sevk edilmiştir. Hâkimlik, tutuklama talebini reddetmiş ancak başvurucu hakkında yurt dışına çıkış yasağı ve imza verme yükümlülüğü şeklinde adli kontrol tedbirleri uygulamıştır.
Yargılama sonucunda başvurucunun beraatine karar verilmesine rağmen, beraat kararının kesinleşmesine kadar geçen yaklaşık bir yıllık süreçte yurt dışına çıkış yasağı kaldırılmamıştır. Başvurucu, İsveç'teki ailesinden ve işinden ayrı kalması nedeniyle zarara uğradığını, beraat kararına rağmen yasağın sürmesinin hukuka aykırı olduğunu belirterek özel hayata ve aile hayatına saygı hakkının ihlal edildiği gerekçesiyle bireysel başvuruda bulunmuştur.
HUKUKİ BİLGİ VE TEMEL KURALLAR
Anayasa Mahkemesi, uyuşmazlığı karara bağlarken temel olarak Anayasa'nın 20. maddesinde güvence altına alınan özel hayata ve aile hayatına saygı hakkı ile 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu hükümlerini dikkate alarak detaylı bir hukuki değerlendirme yapmıştır.
Yurt dışına çıkış yasağı esasen seyahat hürriyeti kapsamında kalan bir tedbir olsa da, kişinin yurt dışında yerleşik olması, sosyal, mesleki, ekonomik ve ailevi bağlarının bütünüyle o ülkede bulunması durumunda, bu tedbirin doğrudan özel hayata ve aile hayatına saygı hakkı bağlamında incelenmesi gerektiği kabul edilmektedir. Kişinin asıl yaşadığı ülkedeki ailesinden ve işinden uzun süre ayrı kalmasına neden olan bu tür adli kısıtlamalar, hakkın özüne yönelik ciddi ve ağır bir müdahale niteliği taşımaktadır.
5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu m.109 düzenlemesi uyarınca şüpheli veya sanık hakkında adli kontrol kararı verilebilmesi için öncelikle kuvvetli suç şüphesini gösteren somut delillerin ve bir tutuklama nedeninin mutlaka bulunması gerekmektedir. Adli kontrol, tutuklamaya alternatif bir koruma tedbiri olarak kişi özgürlüğünü daha az kısıtlamak ve tutuklamanın son çare olması kuralını işletmek amacıyla ihdas edilmiştir.
Temel ceza hukuku kuralları ve yerleşik içtihat prensipleri gereğince, tüm koruma tedbirleri geçici niteliktedir. Herhangi bir tedbirin ilanihaye veya durumun gerektirdiğinden daha uzun süre, süreklilik arz edecek biçimde uygulanması açıkça hukuka aykırıdır. Mahkemeler, bu tedbirlere hükmederken lehte ve aleyhte olan tüm delilleri dikkatle tartışmalı, tedbirin devamını haklı kılan kamu yararı ile bireyin temel hakları arasında adil bir denge kurmalıdır.
SOMUT OLAYA İLİŞKİN TESPİTLER
Anayasa Mahkemesi, somut olayda başvurucu hakkında uygulanan yurt dışına çıkış yasağı şeklindeki adli kontrol tedbirinin etkilerini ve derece mahkemelerinin yaklaşımlarını detaylı biçimde incelemiştir. Başvurucunun uzun süredir ailesiyle birlikte İsveç'te yaşadığı ve orada bir işyeri bulunduğu dikkate alındığında, yurt dışına çıkış yasağının başvurucunun kişisel, sosyal ve mesleki ilişkilerine ağır bir darbe vurduğu ve telafisi güç zararlar doğurduğu tespit edilmiştir.
Olayda, sadece sosyal medya paylaşımlarına dayanan bir suçlama yöneltilmiş ve başvurucunun ifadesi alınmıştır. Mahkemece, toplanması gereken başka hangi delillerin bulunduğu ve yurt dışı yasağının soruşturmaya nasıl bir fayda sağlayacağı hususları hiçbir şekilde açıklığa kavuşturulmamıştır. En dikkat çekici ve hukuka aykırılık teşkil eden tespit ise, yapılan yargılama neticesinde başvurucu hakkında beraat kararı verilmesine rağmen adli kontrol tedbirinin derhâl kaldırılmayarak kararın kesinleşmesine kadar yaklaşık bir yıl boyunca inatla sürdürülmüş olmasıdır. Kanun gereği kuvvetli suç şüphesinin varlığı hâlinde uygulanabilecek bir tedbirin, şüphenin tamamen ortadan kalktığını tescilleyen beraat hükmüne rağmen devam ettirilmesi çok açık bir çelişki olarak değerlendirilmiştir.
Başvurucunun yargılama sürecinde defalarca İsveç'teki kurulu düzenini ve bağlarını vurgulayarak tedbirin kaldırılması veya daha hafif bir tedbirle değiştirilmesi yönünde haklı taleplerde bulunduğu, ancak yargı makamlarının bu talepleri ilgili ve yeterli değerlendirmeler yapmaksızın rutin ve soyut gerekçelerle reddettiği görülmüştür. Yargı mercileri, tedbirden beklenen kamusal menfaat ile başvurucunun anayasal hakları arasında adil bir denge kurmamış, alternatif ve daha hafif tedbirlerin yeterliliğini hiçbir surette tartışmamıştır. Tüm bu yargısal süreç, müdahalenin demokratik toplum düzeninin gereklerine ve ölçülülük ilkesine açıkça aykırı olduğunu kesin biçimde ortaya koymuştur.
Sonuç olarak Anayasa Mahkemesi, özel hayata ve aile hayatına saygı hakkının ihlal edildiği yönünde karar vermiştir.