Makale
Bu makale, yerel yönetimlerde 696 sayılı yasa kapsamında çalışan işçiler ile diğer istihdam türleri arasındaki yasal farklılıkları ve bu durumun işgören performansı üzerindeki olumsuz hukuki sonuçlarını, özlük hakları ekseninde detaylı bir şekilde incelemektedir.
696 Sayılı KHK ve Farklı İstihdam Türlerinin İşgören Performansına Hukuki Etkileri
Çalışma hayatı, işçi ve işveren arasındaki karşılıklı yükümlülüklerin hukuki bir zemin üzerinde şekillendiği, dinamik ve oldukça karmaşık bir süreçtir,. Günümüzün son derece rekabetçi iş ortamında işletmelerin ve kamu kurumlarının kurumsal başarısı, büyük ölçüde insan kaynağının etkin yönetimine ve çalışanların işlerine olan bağlılıklarına dayanmaktadır,. Bu bağlamda, yerel yönetimler gibi doğrudan kamu hizmeti sunan kuruluşlarda, farklı statülerde istihdam edilen personelin aynı çatı altında bir arada çalışması çeşitli yönetimsel ve hukuki sorunları da doğal olarak beraberinde getirmektedir. Özellikle kamu sektöründe gerçekleştirilen çeşitli yasal düzenlemeler neticesinde ortaya çıkan farklı istihdam türleri, aynı işi yapan çalışanlar arasında ciddi eşitsizliklere zemin hazırlayabilmektedir. Bu çalışma, hukuki bir perspektifle, söz konusu yapısal eşitsizliklerin çalışma ortamındaki huzuru nasıl zedelediğini ve organizasyonel başarı için son derece kritik bir ölçüt olan çalışan performansını hangi yönlerden etkilediğini ihtiyatlı bir dille ele almaktadır.
696 Sayılı KHK Kapsamındaki İstihdam Türleri ve Hak Eşitsizlikleri
Yerel yönetimlerin mevcut personel yapısı hukuki ve idari açıdan incelendiğinde, devlet memuru, sözleşmeli personel, kamu işçisi ve şirket işçisi gibi birbirinden tamamen farklı kategorilerin yan yana varlık gösterdiği açıkça görülmektedir,. Özellikle 24.12.2017 tarih ve 30280 sayılı yasa ile yürürlüğe giren ve kamu taşeron işçilerinin kadroya geçişini düzenleyen 696 Sayılı KHK, bu yapıyı uygulamada daha da karmaşık ve tartışmalı bir hale getirmiştir,. Söz konusu yasal düzenleme ile kadroya alınan işçiler, mevcut devlet memurları ve diğer kamu işçileri ile aynı fiziksel ortamlarda, çoğu zaman birebir aynı iş tanımları çerçevesinde görev yapmalarına rağmen, tabi oldukları hukuki statü bakımından ciddi idari ayrımlara maruz kalmışlardır. Aynı kurum çatısı altında böylesine farklı statülerin bulunması, işveren vekilinin veya kurum yönetiminin çalışanlar üzerindeki tasarruflarında hukuki öngörülebilirliği zedeleyen farklı uygulamalara gitmesine zemin hazırlayabilmektedir.
Söz konusu istihdam statüleri arasındaki idari farklılıkların fiili yansımaları, en belirgin şekilde çalışanların sahip olduğu özlük hakları bağlamında ortaya çıkmaktadır. Araştırma verileri, ilgili yasa kapsamında istihdam edilen personelin; memur sicil numarası, kıdem farkı, eğitim farkına dayalı adil ücretlendirme, meslek kodu, imza yetkisi, becayiş ve tayin hakkı gibi temel kamusal haklardan büyük ölçüde mahrum bırakıldığını açıkça göstermektedir. Bunun yanı sıra, aynı işi yapan memur veya sözleşmeli personelle aralarındaki ücret eşitsizliği, sosyal denge tazminatından faydalanamama ve kırk saatlik çalışma süresi gibi konulardaki yasal eksiklikler, bu kadro türünün en temel handikaplarını oluşturmaktadır. İş güvencesi bakımından da diğer kadrolara kıyasla çok daha kırılgan bir yapıya sahip olan bu çalışanların, haklarının geniş ölçüde kurum inisiyatifine bırakılması, çalışma ortamındaki adaleti derinden sarsmaktadır,.
Konunun hukuki ve idari vahametini daha net kavrayabilmek adına, yerel yönetimlerdeki demografik dağılıma bakmak oldukça aydınlatıcıdır. İlgili araştırmalara katılan yerel yönetim çalışanlarının yarısından fazlasının (yüzde 52,3 gibi ciddi bir oranın) ilgili kararname kadrosuna sahip oldukları görülmektedir. Bu istatistiksel gerçeklik, söz konusu yasal eksikliklerin ve statü farklılıklarının münferit bir sorun olmaktan çıkarak, yerel yönetimlerin ana insan kaynağı gövdesini doğrudan ilgilendiren devasa bir hukuki risk havuzu yarattığını göstermektedir. Personelinin yarıdan fazlası kısıtlı haklarla ve iş güvencesi endişesiyle çalışan bir kamu kurumunda, yasal ihtilafların ve idari uyuşmazlıkların ortaya çıkma olasılığı kaçınılmaz olarak yükselmektedir. Böylesine büyük bir kitlenin özlük haklarının tam olarak standartlaştırılamaması, işveren konumundaki kurumların her an hukuki taleplerle karşılaşma riskini canlı tutmaktadır.
İstihdam Türleri Arasındaki Farklılıkların Çalışma Barışına Etkisi
İşyerinde hukuka uygun ve verimli bir faaliyetin sürdürülebilmesi, ancak işçi ile işveren arasındaki karşılıklı güven ilişkisinin ve çalışanlar arası uyumun sağlandığı bir çalışma ortamıyla mümkündür,. Farklı hukuki statülerin getirdiği hak eşitsizlikleri, çalışma alanında kıskançlık, yapay rekabet ve çeşitli idari gruplaşmaların doğmasına neden olarak söz konusu iş barışı olgusunu ciddi şekilde tehdit edebilmektedir,. Özlük haklarının idari esnekliğe ve belirsiz uygulamalara terk edilmesi, çalışanlar arasında kurumsal adaletsizlik algısının yerleşmesine ve işyeri kültürünün zarar görmesine yol açmaktadır. Zira aidiyet hissi, çalışanların kendilerini kurumun yasal ve idari olarak değerli bir parçası hissetmeleriyle doğrudan bağlantılıdır. İşyeri kurallarının ve idari hakların farklı statüler için farklı şekillerde yorumlanması, hukuki dayanaktan yoksun bir çifte standart tablosu çizerek çalışanların kuruma karşı taşıdıkları sadakat borcunu olumsuz yönde etkilemektedir.
Yapılan kapsamlı araştırmalar ve istatistiksel analizler, ilgili kadroda ve 4D İşçi kadrosunda bulunan çalışanların, devlet memuru ve sözleşmeli memur statüsündeki çalışanlara kıyasla işyerinde çok daha fazla yıpratıcı davranışa hedef olduğunu açıkça ortaya koymaktadır,,. Hak arama yollarının fiilen kısıtlı algılanması ve iş güvencesinin zayıflığı, söz konusu kadrodaki çalışanları, maruz kaldıkları idari zorluklar karşısında sessiz kalmaya veya haklı taleplerini dile getirmekten çekinmeye itmektedir. Kurum yöneticilerinin bu ayrımları giderecek kapsayıcı ve adil bir yönetim politikası benimsememesi, hukuki açıdan telafisi son derece güç zararların doğmasına ve kurum içi sessiz çatışmaların kronikleşmesine zemin hazırlamaktadır. Aynı işi yapmalarına karşın kariyerde yükselme imkanları kısıtlı olan ve tamamen eşit haklara sahip olamayan çalışanlar, idari belirsizlikler nedeniyle kendilerini sürekli bir yasal güvensizlik içinde hissedebilmektedir.
Düşen İşgören Performansının Örgütsel ve Hukuki Sonuçları
Hukuki literatürde ve modern yönetim bilimlerinde işgören performansı, bir çalışanın belirlenen hedeflere eksiksiz ulaşma, üstlendiği iş görevlerini zamanında yerine getirme ve organizasyonun genel kurumsal başarısına katkı sağlama yeteneği olarak tanımlanmaktadır,,,. Performans düzeyi, yalnızca çalışanın bireysel ve iyi niyetli çabasıyla değil, işverenin yasal olarak sağlamakla yükümlü olduğu adil çalışma koşulları, hakkaniyetli ücretlendirme, şeffaf ödül sistemleri ve sosyal hakların güvence altına alınması gibi unsurlarla doğrudan bağlantılıdır. Akademik teorisyenlerin de vurguladığı üzere, çalışanların sergiledikleri mesleki efor, elde ettikleri veya elde etmeyi umdukları hukuki ve maddi karşılıklar için harcadıkları bilinçli çabanın bir yansımasıdır,. Yasalarla korunan hak ettiği karşılığı alamayan veya diğer istihdam türlerine kıyasla idari açıdan dezavantajlı bir konumda bırakılan personelin, görevlerine yönelik motivasyonlarını kaybetmeleri ve ciddi bir performans düşüklüğü yaşamaları beklenen bir idari sonuçtur,.
İşgören performansındaki bu kaçınılmaz düşüş, kurumlar açısından yalnızca salt bir idari verimlilik sorunu değil, aynı zamanda son derece ağır ekonomik ve yasal maliyetleri beraberinde getirebilecek bir tablodur. Çalışma ortamında yaşanan stres, motivasyon kaybı ve tükenmişlik hissi, personelin bedensel ve ruhsal sağlıklarını bozarak işe devamsızlık oranlarında büyük artışlara neden olabilmektedir,,. Düşük performans sergileyen ve kurumsal aidiyet duygusunu yitiren personelin neden olduğu iş günü kayıpları, artan yasal izin talepleri ve erken emeklilik eğilimleri kamu bütçesinde ciddi gedikler açmaktadır. Daha da önemlisi, bozulan çalışma ilişkileri neticesinde personelin işten ayrılma süreçlerinin hızlanması, kurum aleyhine açılabilecek yüklü tazminat talepleri ve işçilik alacağı davaları gibi meşakkatli hukuki süreçleri tetikleyerek, işveren konumundaki kurumları zorlu yasal sorumluluklarla karşı karşıya bırakabilmektedir.
Performans Değerlendirmede Objektif Kriterlerin Hukuki Önemi
Çalışan performansının doğru, ölçülebilir ve yasalara tam uygun bir biçimde değerlendirilmesi, işletmelerde görevde yükselme, prim tahsisi, ücret artışı veya gerektiğinde iş sözleşmesinin yasal yollarla feshi gibi hayati idari kararların temel dayanağını oluşturmaktadır,,. Klasik veya yenilikçi performans değerlendirmesi yöntemleri uygulanırken, işverenin tamamen objektif, şeffaf ve denetlenebilir kriterler kullanması hukuki bir gerekliliktir,. Ancak, fiziken aynı işi yapan farklı statülerdeki personelin, sahip oldukları farklı idari hak ve kısıtlamalar göz ardı edilerek salt aynı performans kriterlerine tabi tutulması, hakkaniyete ve idari adalet ilkesine aykırı sonuçlar doğurabilmektedir. Örneğin, kariyer olanakları tamamen kapalı tutulan veya maddi tatmin düzeyi idari kararlarla kısıtlanan bir çalışandan, tüm sosyal güvencelere sahip personelle aynı kurumsal vatandaşlık ve ekstra işbirliği davranışlarını sergilemesini beklemek rasyonel ve adil bir idari yaklaşım olarak değerlendirilmemektedir,.
İş Barışının Tesis Edilmesi ve Çözüm Önerileri
Çalışma ortamında performansın idari yollarla maksimize edilmesi ve muhtemel hukuki uyuşmazlıkların en aza indirilmesi için atılması gereken en köklü yasal adım, aynı mekanda ve aynı nitelikteki işleri yürüten personelin çeşitli istihdam türleriyle parçalanmasının hukuki bir zeminde engellenmesidir. Kamu personel ve çalışma mevzuatının, bu tür idari ayrımları ve karmaşayı ortadan kaldıracak şekilde kapsamlıca revize edilmesi, yerel yönetimlerdeki tüm çalışanlara eşit, adil ve güvenceli şartlar sunulması büyük bir idari zorunluluktur. İlgili yasaların uyumlaştırılarak farklı statülerden doğan özlük hakları uçurumunun kapatılması, kurum içi çekişmeleri ve dava risklerini sonlandıracak en güvenilir yoldur. İş güvencesinin yasal olarak teminat altına alınması ve adil bir kariyer planlaması hakkının tüm çalışanlara istisnasız tanınması, kuruma olan sadakati artırarak olağan bir performans artışı sağlayacaktır,.
Makro düzeydeki bu yapısal yasal reformların yanı sıra, kurum yönetimlerinin kendi iç düzenlemelerinde ve idari yönergelerinde adil, şeffaf ve liyakat esaslı bir yönetişim modeli benimsemeleri de uyuşmazlıkların önlenmesinde hayati önem taşımaktadır. İşe alım, görevde yükselme ve görev yeri değişiklikleri gibi hassas süreçlerde, istihdam türünden bağımsız olarak tamamen somut başarı kriterlerinin esas alınması gerekmektedir. Özellikle işyeri kuralları ve performans değerlendirme prosedürleri oluşturulurken tüm çalışan kesimlerinin sürece dahil edilmesi, hukuki denetime her zaman açık, şeffaf bir sistemin kurulmasını kolaylaştıracaktır. Ek olarak, kurum içinde çalışanların yasal mağduriyetlerini yargıya taşımadan önce güvenle iletebilecekleri, tarafsız işleyen etkili iç denetim ve ihbar mekanizmalarının kurulması, uyuşmazlıkların erken safhada teşhis edilip kurum içinde çözümlenmesinde büyük bir idari kolaylık ve yasal güvence sunacaktır,.
Sonuç olarak, ilgili kararname kapsamında istihdam edilen personeller ile diğer kamu çalışanları arasındaki idari ve yasal statü farklılıkları, yerel yönetimler açısından yalnızca basit bir organizasyonel zafiyet değil, aynı zamanda öngörülmesi gereken ciddi bir hukuki risk alanıdır. Aynı fiziksel emeğe ve mesaiye karşılık sunulan yetersiz yasal haklar, kısıtlı kariyer imkanları ve idari belirsizlikler, çalışma barışını temelden bozarak çalışanları mesleki olarak yıpratmakta ve bu durum çalışanların performansında belirgin bir gerilemeye neden olabilmektedir,. Gerileyen performans, artan devamsızlıklar ve bozulan kurumsal ilişkiler, nihayetinde kamu kurumlarına yüksek idari maliyetler ve potansiyel dava yükümlülükleri olarak yansımaktadır. Bu karmaşık sorunun kalıcı ve hukuka uygun bir şekilde çözülebilmesi için, istihdam rejiminin tek tip ve eşitlikçi bir yasal çerçeveye kavuşturulması; yöneticilerin ise idari uygulamalarında şeffaf, denetlenebilir ve liyakate dayalı bir insan kaynakları politikası izlemesi kaçınılmaz bir zorunluluktur,.