Anasayfa Makaleler Basın Özgürlüğü ve Kişilik Hakkı Çatışmasında...

Makale

Basın özgürlüğü ile kişilik hakkı arasındaki hassas denge, demokratik toplumların temelini oluşturur. Bu makalede, medyanın haber verme hakkı ile bireylerin maddi ve manevi bütünlüklerini koruyan kişilik hakları arasındaki hukuki çatışma ele alınmakta; rıza ve üstün nitelikte kamu yararı gibi hukuka uygunluk nedenleri detaylıca incelenmektedir.

Basın Özgürlüğü ve Kişilik Hakkı Çatışmasında Hukuka Uygunluk Nedenleri

Demokratik hukuk devletlerinde, toplumun bilgi edinme ihtiyacını karşılayan medya kuruluşlarının sahip olduğu haber verme hakkı ile bireylerin yasal güvence altındaki kişisel değerleri sıklıkla karşı karşıya gelmektedir. Her iki kavram da Anayasa ve uluslararası sözleşmelerle titizlikle koruma altına alınmış temel haklar statüsündedir. Bu durum, hukuki uygulamalarda zorlu bir dengeleme sürecini zorunlu kılmaktadır. Zira, kamuyu aydınlatma görevini üstlenen basının sahip olduğu geniş hareket alanı, bireylerin mahremiyetini ve itibarını zedeleyecek noktaya ulaştığında ciddi hukuki sorumluluklar doğurmaktadır. Hukuk düzeni, bu iki üstün değerin çatıştığı durumlarda her ikisini de aynı anda mutlak surette koruyamayacağı için, somut olayın özelliklerine göre daha üstün nitelikteki yararı tercih etmek durumundadır. Kurumsal ciddiyetle yürütülmesi gereken habercilik faaliyetlerinde, haberin hukuka aykırılık teşkil etmemesi adına yasaların öngördüğü koruma mekanizmalarının ve istisnaların çok iyi analiz edilmesi gerekmektedir. Hukuk büromuz, müvekkillerine sunduğu danışmanlık hizmetlerinde, basın yoluyla gerçekleştirilen eylemlerin yasal zeminde kalıp kalmadığını değerlendirirken, kanunların çizdiği bu ince sınırları esas almaktadır.

Basın Özgürlüğü ve Kişilik Hakkı Arasındaki Temel Çatışma

Basın özgürlüğü, bireylerin ve toplumun dünyada meydana gelen siyasi, ekonomik ve toplumsal olaylardan haberdar olmasını, bilgiye ve farklı düşüncelere hiçbir engelle karşılaşmadan erişebilmesini sağlayan anayasal bir güvencedir. Anayasamızın 26. ve 28. maddeleri ile 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 3. maddesi uyarınca basın; bilgi edinme, yayma, eleştirme ve yorumlama haklarına sahip kılındığı gibi, aynı zamanda sansür edilemez bir statüdedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihatlarında basın, "kamunun bekçi köpeği" olarak nitelendirilerek, hükümetler ve kamu görevlileri üzerinde demokratik bir denetim mekanizması işlevi gördüğü, dördüncü bir kuvvet olduğu vurgulanmıştır. Bu geniş özgürlük alanı, şeffaf ve hesap verebilir bir toplum düzeninin inşası için hayati bir öneme sahip olup, basının her türlü haksız müdahaleden uzak bir şekilde faaliyet göstermesini teminat altına alır.

Ancak bu özgürlük alanı sınırsız ve mutlak bir yetki barındırmamaktadır; nitekim haber verme hakkının en keskin sınırını bireylerin kişilik hakkı oluşturmaktadır. Kişilik hakkı; bireyin yaşamı, vücut bütünlüğü, ismi, resmi, sır çevresi ile şeref ve haysiyetini kapsayan, dokunulmaz ve devredilmez nitelikteki hukuki değerler bütünüdür. Gerek Anayasamızın temel haklara ilişkin sınırlama hükümleri gerekse Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) ifade özgürlüğünü düzenleyen 10. maddesinin ikinci fıkrası, basın özgürlüğünün; başkalarının şöhret ve haklarının, özel ve aile hayatlarının korunması amacıyla yasal çerçevede sınırlandırılabileceğini açıkça belirtmektedir. Basın, kamuoyunu bilgilendirme görevini icra ederken kişilerin itibarını zedeleyecek asılsız iddialardan ve özel hayata haksız müdahalelerden titizlikle kaçınmak zorundadır.

Bu iki temel hakkın çatışması durumunda, yargı makamları menfaatler dengesini kurarak hangi hakkın üstün tutulması gerektiğine karar vermektedir. AİHM'in Axel Springer AG v. Almanya kararında belirttiği üzere, basın özgürlüğü ile bireylerin özel hayatı arasındaki denge; haberin konusu, kişinin tanınmışlık düzeyi, bilginin elde ediliş yöntemi ve haberin kamu yararına yaptığı katkı gibi kriterlerin bütünüyle değerlendirilmesi sonucu kurulmalıdır. Dolayısıyla, habercilik faaliyetinin meşru bir zeminde yürütülebilmesi, kişilik haklarına yönelik müdahalelerin yasalarla belirlenmiş hukuka uygunluk sebepleri dâhilinde gerçekleştirilmesine bağlıdır.

Türk Medeni Kanunu Kapsamında Hukuka Uygunluk Nedenleri

Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca, kişilik haklarına yapılan her saldırı kural olarak hukuka aykırı kabul edilmekle birlikte, bu aykırılığı ortadan kaldıran ve eylemi meşru kılan belirli hukuka uygunluk sebepleri öngörülmüştür. Bu sebeplerin ilki, kişilik hakkı zedelenen kimsenin geçerli rızasıdır. Rızanın hukuka uygunluk sağlayabilmesi için, TMK 23. maddesi uyarınca ahlaka, hukuka ve insan haysiyetine aykırı olmaması, belirli ve sınırları çizilmiş bir müdahaleye ilişkin olması gerekmektedir. Örneğin, dünyaca ünlü sanatçıların rızaları dışında sızdırılan mahrem görüntülerinin veya asılsız haberlerin, bizzat kendileri tarafından farkındalık yaratmak veya bir sosyal sorumluluk mesajı vermek amacıyla kamuoyuyla paylaşılmasına izin vermeleri, başlangıçta hukuka aykırı olan eylemi kendi rızaları çerçevesinde hukuka uygun hale getirmiştir.

İkinci ve üçüncü hukuka uygunluk sebepleri ise üstün nitelikte özel yarar ile kanunun verdiği yetkinin kullanılmasıdır. Bir kimsenin kendi veya üçüncü bir kişinin hayatını, sağlığını korumak gibi üstün bir özel yarar gözeterek eylemde bulunması hukuka aykırılığı bertaraf eder; nitekim kaybolan bir çocuğun bulunması amacıyla kimlik bilgilerinin ve fotoğraflarının acilen basında paylaşılması, çocuğun özel hayatına müdahale oluşturmasına rağmen üstün bir özel yarar taşıdığından meşrudur. Benzer şekilde, kolluk kuvvetlerinin kanunlardan doğan yetkilerini kullanarak kamu düzenini sağlamak adına bir müdahalede bulunması veya bir gazetecinin 5187 sayılı Basın Kanunu’nun kendisine verdiği kamuoyunu bilgilendirme yetkisi ve görevini sınırları dâhilinde icra etmesi, kişilik hakkına yapılan müdahaleyi hukuka uygun kılan hallerdendir.

Basın organları açısından eylemi hukuka uygun kılan en kritik unsur ise üstün nitelikte kamu yararı kriteridir. Bir haberin yayımlanmasındaki kamusal menfaat, hedef alınan kişinin bireysel menfaatinden daha ağır basıyorsa, kişilik hakkı ihlali hukuka uygun kabul edilir. Mesela, bir siyasetçinin veya üst düzey kamu görevlisinin devlet işlerinde yaptığı yolsuzlukların ortaya çıkarılması, şeffaflık ve hesap verebilirlik ilkeleri gereği üstün kamu yararı barındırır ve bu kişilerin mahremiyetine yapılan müdahaleyi haklı kılar. Nitekim 15 Temmuz darbe girişimi veya COVID-19 pandemisi gibi olağanüstü kriz anlarında, kamu sağlığını ve güvenliğini korumak adına belirli kişilerin kimlik veya sağlık bilgilerinin kamuoyuyla paylaşılması, bireysel gizlilik ihlali yaratsa dahi, taşıdığı üstün kamu yararı nedeniyle hukuka uygun kabul edilmiştir.

Yargıtay İçtihatları Işığında Haber Verme Hakkının Sınırları

Haber verme hakkının bir hukuka uygunluk sebebi olarak kabul edilebilmesi için Yargıtay içtihatlarıyla sabitlenmiş bazı katı kriterlerin bir arada bulunması şarttır; bunlardan ilki haberin gerçek olmasıdır. Hukuk sistemimiz, basının bir mahkeme gibi mutlak maddi gerçeği araştırmasını beklememekte; bunun yerine haberin yayımlandığı andaki makul araştırma ve verilere dayanan görünürdeki gerçeklik kavramını esas almaktadır. Bir gazeteci, mesleki özen yükümlülüğünü yerine getirerek o anki somut olgulara dayalı bir haber yapmışsa, bu haberin sonradan maddi gerçekliğe uymadığı anlaşılsa dahi basın mensubu sorumlu tutulamaz. Ancak hiçbir dayanağı olmayan, tamamen asılsız veya gerçek olayların kasıtlı olarak çarpıtılarak eksik sunulduğu haberler, görünürdeki gerçeklik korumasından yararlanamaz ve hukuka aykırı haksız fiil teşkil eder.

İkinci önemli kriter, haberin yapılmasında mutlak surette bir kamu yararının ve toplumsal ilginin bulunmasıdır. Yalnızca bir kişinin toplumda tanınmış ve ünlü olması, onun her türlü özel yaşantısının kamuoyuna sunulmasına meşruiyet kazandırmaz. Geçmişte bir siyasetçinin evinin bahçesindeki özel havuzunda güneşlenirken rızası dışında gizlice fotoğraflanarak manşetlere taşınması olayı, Yargıtay tarafından değerlendirilmiş ve bu tür magazinsel yayınların toplumun siyasi kanaat oluşumuna hiçbir katkı sağlamadığı, dolayısıyla üstün nitelikte kamu yararı barındırmadığı tespitiyle kişilik haklarının ağır ihlali olarak nitelendirilmiştir. AİHM'in Von Hannover kararında da vurgulandığı üzere, sırf halkın merak duygusunu tatmin etmeye yönelik yayınlar, basın özgürlüğü zırhı ardına saklanamaz.

Haberin taşıması gereken bir diğer kriter ise güncelliktir. Basında yer alan bir bilginin haber niteliği taşıyabilmesi için olayın üzerinden toplumun ilgisini ortadan kaldıracak kadar uzun bir zaman geçmemiş olması gerekir. Bu unsur, bireylerin geçmişteki olumsuzluklardan kurtularak kendilerine yeni bir hayat kurabilmelerini sağlayan unutulma hakkı ile doğrudan bağlantılıdır. Bir zamanlar görünürdeki gerçeklik ve kamu yararı ilkelerine uygun olarak yayımlanmış olan bir haber, yıllar geçtikçe güncelliğini yitirerek artık sadece ilgili kişinin şeref ve haysiyetine zarar veren, hukuka aykırı bir veriye dönüşebilir. Ancak geçmişteki bir olayın yeni bir toplumsal gelişme veya siyasi bir tartışma nedeniyle yeniden alevlenmesi durumunda, olay güncellik vasfını yeniden kazanabilir.

Haberde Düşünsel Bağlılık ve Ölçülülük

Haber verme hakkının hukuka uygun kabul edilebilmesi için aranan son ve en kritik unsurlardan biri düşünsel bağlılık ilkesidir. Bu ilke, haberin konusu ile haberde kullanılan dil, ifade tarzı, başlıklar ve görseller arasında mutlak bir ölçülülük ve uygunluk bulunmasını zorunlu kılar. Haberin içeriği tamamen gerçek ve kamu yararına uygun olsa dahi, basının olayı okuyucuya aktarırken tahkir edici, aşağılayıcı, kaba veya şeref ve haysiyeti zedeleyici bir dil kullanması, öz ile biçim arasındaki dengeyi bozarak eylemi hukuka aykırı hale getirir.

Yargıtay ve AİHM kararlarında da istikrarla belirtildiği üzere, basının kamusal bir meseleyi tartışırken sert eleştirilerde bulunma hakkı mevcuttur; ancak bu eleştiriler kişisel saldırı ve hakaret boyutuna ulaşmamalıdır. Örneğin, kamuya mal olmuş bir şahsın veya siyasetçinin hatalı bir eylemini haberleştirirken, olayın vahametini vurgulamak amacıyla dahi olsa "şerefsiz", "tecavüzcü" gibi haysiyet kırıcı sıfatların kullanılması veya haber içeriğiyle tamamen ilgisiz, kişiyi toplum nezdinde husumete maruz bırakacak manipülatif fotoğrafların yayımlanması, basın özgürlüğünün sınırlarının aşıldığını gösterir. Böyle bir durumda haber, kamuyu bilgilendirme amacından saparak doğrudan kişilik haklarına yönelik bir haksız fiil saldırısına dönüşür.

Hukuk düzeni, demokratik bir toplumun varlığı için basının üstlendiği bilgilendirme ve eleştiri işlevini en güçlü şekilde desteklerken, bireylerin onur ve saygınlıklarını da aynı kararlılıkla korumayı hedefler. Bir hukuk bürosu ciddiyetiyle değerlendirdiğimizde, basın organlarının hukuki sorumluluk doğuracak tazminat risklerinden kaçınabilmesi için, yayınlarında görünürdeki gerçeklik, üstün nitelikte kamu yararı, güncellik ve bilhassa düşünsel bağlılık ilkelerine harfiyen uyması gerekmektedir. Basın özgürlüğü, ancak başkalarının kişilik haklarına saygı duyulduğu ve kanunların öngördüğü hukuka uygunluk sebepleri sınırlarında kalındığı sürece meşru ve anayasal koruma altındadır.