Anasayfa/ Karar Bülteni/ AYM | Kemal Sakman | BN. 2022/51270

Karar Bülteni

AYM Kemal Sakman BN. 2022/51270

KARARIN KÜNYESİ

Alan Değer
Mahkeme / Bölüm Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm
Başvuru No 2022/51270
Karar Tarihi 12.03.2025
Dava Türü Bireysel Başvuru
Karar Sonucu İhlal
Karar Linki AYM Kararlar Bilgi Bankası
  • Gözaltı süresinin mahsubu hak arama özgürlüğünün gereğidir.
  • Mahsup işleminde yargı organlarının takdir yetkisi yoktur.
  • Hürriyeti kısıtlayan süreler infazdan kesinlikle indirilmelidir.
  • Gözaltı belgelendirilemezse eksik inceleme hürriyeti ihlal eder.

Bu karar, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı bağlamında ceza infaz hukuku uygulamaları açısından son derece kritik ve yol gösterici bir öneme sahiptir. Karar, hükümlülerin nihai mahkûmiyet kararından önce geçirdikleri gözaltı ve tutukluluk gibi özgürlüğü kısıtlayıcı sürelerin, kesinleşmiş hapis cezasından mahsup edilmesinin yasal bir zorunluluk olduğunu net bir biçimde ortaya koymaktadır. Mahkemelerin veya infaz hâkimliklerinin, kişinin daha önce gözaltında kalıp kalmadığına yönelik eksik dosya incelemesi yaparak mahsup taleplerini reddetmesi, ceza infaz süresinin hukuka aykırı şekilde fiilen uzaması anlamına gelmektedir. Bu vahim durum, kişinin kanunda öngörülen süreden daha uzun bir zaman dilimi boyunca ceza infaz kurumunda tutulmasına yol açarak doğrudan Anayasa ile güvence altına alınan temel özgürlük hakkını zedelemektedir.

Uygulamadaki önemi ve emsal etkisi bakımından bu ihlal kararı, ülke genelindeki tüm infaz savcılıkları ile infaz hâkimlikleri için bağlayıcı bir yol haritası niteliği taşımaktadır. Zira ilgili yargı mercilerinin, mahsup şartlarının fiilen oluşup oluşmadığını çok daha titizlikle araştırması ve kolluk veya savcılık kayıtlarını eksiksiz şekilde celbederek incelemesi gerektiği açıkça vurgulanmıştır. Benzer mahsup davalarında çok güçlü bir emsal etkisi yaratacak olan bu yaklaşım, şüpheli veya sanık lehine olan bu mahsup hakkının herhangi bir basit idari eksiklik veya bilgi eksikliği gerekçe gösterilerek bertaraf edilemeyeceğini kanıtlamaktadır. Mahpusun infaz kurumunda geçireceği süreyi doğrudan etkileyen mahsup kurumu, yargı organlarına hiçbir şekilde bir takdir yetkisi tanımayan son derece emredici bir kural olduğundan, bu hakkın kullanımını zorlaştıran uygulamaların önüne geçilmesi hedeflenmiştir.

UYUŞMAZLIĞIN KONUSU

Olay, silahlı terör örgütüne üye olma suçundan yargılanan ve hakkında mahkûmiyet kararı verilen bir vatandaşın, yargılama öncesinde gözaltında geçirdiği sürenin aldığı hapis cezasından düşülmesini talep etmesiyle başlamıştır. Başvurucu, 2016 yılında üç gün boyunca gözaltında ve sorguda kalmış, akabinde adli kontrol şartıyla serbest bırakılarak yargılanmasına devam edilmiştir. Yargılama sonucunda hapis cezası kesinleşince, cezanın infazı aşamasında cezaevinde geçireceği toplam süreden bu üç günlük gözaltı süresinin indirilmesi (mahsup edilmesi) için infaz hâkimliğine başvurmuştur. Ancak infaz hâkimliği ve itiraz mercii olan ağır ceza mahkemesi, kişinin o tarihlerde gözaltında tutulduğuna dair ellerinde bilgi veya belge bulunmadığı gerekçesiyle mahsup talebini reddetmiştir. Bunun üzerine başvurucu, hakkı olan mahsup işleminin yapılmaması nedeniyle kanuni süreden daha fazla cezaevinde kalacağını belirterek kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur.

HUKUKİ BİLGİ VE TEMEL KURALLAR

Anayasa Mahkemesi, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlali iddialarını incelerken öncelikle Türkiye Cumhuriyeti Anayasası m. 19 çerçevesinde değerlendirme yapmaktadır. Bu madde uyarınca herkes kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına sahiptir ve hiç kimse kanunun öngördüğü usul ve esaslar dışında hürriyetinden yoksun bırakılamaz. Hükümlülerin ceza infaz kurumlarında kalacağı süreyi doğrudan veya dolaylı olarak etkileyen tüm hukuki durumlar, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının anayasal kapsamına dâhildir.

Mahsup işlemine ilişkin temel kural ise 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu m. 63 hükmünde gayet açık ve net bir biçimde düzenlenmiştir. Anılan kanun maddesine göre, hükmün kesinleşmesinden önce gerçekleşen ve kişinin hürriyetini kısıtlayan bütün hâller nedeniyle geçirilen süreler, hükmolunan hapis cezasından indirilir. Bu yasal düzenleme kesinlikle emredici nitelikte olup, yargı mercilerine mahsup işlemi yapıp yapmama konusunda herhangi bir geniş takdir yetkisi tanımamaktadır. İlgili yargı organları, kişinin iddiaları doğrultusunda mahsup şartlarının bulunup bulunmadığını titizlikle incelemek ve şartlar gerçekten oluşmuşsa mutlaka mahsup kararı vermekle yükümlüdür.

Yerleşik içtihat prensiplerine göre, bir mahkûmiyet kararının tam anlamıyla infazının sağlanması ve kişinin ceza infaz kurumunda tutulma süresinin kesin olarak hesaplanması sırasında kesinleşmiş mahkeme kararına ve yasal düzenlemelere harfiyen uyulması, kişi hürriyetinin korunması açısından reddedilemez bir zorunluluktur. Hükümlünün daha önce gözaltında veya tutuklulukta geçirdiği ve hürriyetinden fiilen mahrum kaldığı her an, ileride infaz edilecek toplam cezadan düşülmelidir. Bu kural, yargı organlarına esneklik vermeyen, doğrudan doğruya hukuki güvenlik ve kanunilik ilkelerine dayanan objektif bir zorunluluk olarak ceza hukukumuzda yer almaktadır. Dolayısıyla, mahsubun mecburiliği ilkesi gereği, usulüne uygun şekilde yerine getirilmeyen mahsup işlemleri, kişinin cezaevinde fazladan kalmasına neden olduğu için doğrudan anayasal hak ihlaline vücut vermektedir.

SOMUT OLAYA İLİŞKİN TESPİTLER

Anayasa Mahkemesi tarafından yapılan kapsamlı incelemede, başvurucunun 2016 yılındaki gözaltı ve sorgu süreci hukuki açıdan detaylı bir şekilde değerlendirilmiştir. Mahkeme, ilgili ağır ceza mahkemesi ile doğrudan yaptığı yazışmalar sonucunda başvurucunun gerçekten de 30/3/2016 tarihinde gözaltına alındığını, 1/4/2016 tarihinde başlayan sorgusunun ardından 2/4/2016 tarihinde adli kontrol şartı hükümleri uygulanarak serbest bırakıldığını kesin olarak tespit etmiştir. Buna karşılık, uyuşmazlığa konu mahkûmiyet hükmüne ilişkin gerekçeli kararda veya infaza yönelik düzenlenen müddetnamede bu üç günlük hürriyeti kısıtlayıcı sürenin hiçbir şekilde gösterilmediği anlaşılmıştır.

Müddetnameye yapılan itiraz sürecinde infaz hâkimliği ve ağır ceza mahkemesi, başvurucunun o tarihlerde gözaltında tutulduğuna ilişkin kayıtlarına ulaşamadıklarını belirterek mahsup talebini şeklen reddetmiştir. Ancak Anayasa Mahkemesi, yargı organlarının bu şekilci tutumunu ağır bir eksik inceleme olarak nitelendirmiştir. Zira hürriyeti kısıtlayan sürelerin doğru şekilde tespiti ve infazdan mahsup edilmesi, mahkemelerin kendiliğinden gözetmesi gereken mutlak bir zorunluluktur. İlgili yargı makamlarının, başvurucunun gözaltı kayıtlarını ilgili savcılık ve kolluk birimlerinden tam, şeffaf ve eksiksiz bir biçimde celbetmemesi, başvurucunun cezaevinde kanuni süreden daha fazla kalmasına sebebiyet vermiştir.

Dosya kapsamındaki bu idari ve yargısal ihmal, mahsup işleminin mecburiliği ilkesine açıkça aykırıdır. Başvurucunun kanunen indirilmesi gereken süre kadar hürriyetinden fazladan mahrum bırakılması, Anayasa kapsamında hukuka uygun bir tutma niteliğinde kabul edilemez. Yargı mercilerinin gerekli hukuki özeni göstermeyerek haklı mahsup talebini reddetmeleri, infazın yasal sınırlarını aşarak doğrudan özgürlük hakkını zedeleyen bir işlem hâline gelmiştir. Başvurucunun halihazırda tahliye edilmiş olması nedeniyle yeniden yargılama yapılmasında güncel bir hukuki yarar bulunmadığı değerlendirilmiş, bunun yerine yaşanan hak ihlalinin telafisi amacıyla manevi tazminata hükmedilmesi gerektiği kanaatine varılmıştır.

Sonuç olarak Anayasa Mahkemesi, gözaltında ve sorguda geçirilen sürelerin ceza süresinden mahsup edilmemesi nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği yönünde karar vermiştir.

Karar Tarihi: Yayınlanma: Güncelleme: