Anasayfa/ Karar Bülteni/ YARGITAY | 10. HD | 2022/9972 E. | 2022/12753 K.

Karar Bülteni

YARGITAY 10. HD 2022/9972 E. 2022/12753 K.

KARARIN KÜNYESİ

Alan Değer
Mahkeme / Daire Yargıtay 10. Hukuk Dairesi
Esas No 2022/9972
Karar No 2022/12753
Karar Tarihi 19.10.2022
Dava Türü Hizmet Tespiti
Karar Sonucu Bozma
Karar Linki Yargıtay Karar Arama
  • Hizmet tespiti davaları kamu düzenine doğrudan ilişkindir.
  • İmzalı iş sözleşmesi güçlü yazılı delil niteliğindedir.
  • Yazılı belgenin aksi ancak eşdeğer belgeyle ispatlanabilir.
  • Belgedeki imzanın aidiyeti mahkemece mutlaka detaylıca araştırılmalıdır.

Bu karar, çalışma hayatında işçi ve işveren arasındaki uyuşmazlıklarda sıklıkla karşılaşılan hizmet tespiti davalarının ispat hukuku kuralları açısından nasıl yürütülmesi gerektiğine dair kritik bir öneme sahiptir. Karar, işçi tarafından bizzat imzalanmış olan iş sözleşmesi ve ibraname gibi resmi nitelikteki yazılı belgelerin, çalışma başlangıç tarihinin fiili olarak belirlenmesindeki ispat yükünü nasıl şekillendirdiğini net bir biçimde ortaya koymaktadır. Mahkemelerin, sosyal güvenlik hakkı gibi kamu düzenini yakından ilgilendiren bu tür davalarda sadece tanık beyanlarıyla yetinmemesi, dosyada bulunan yazılı ve imzalı belgeleri de ispat hukuku prensipleri doğrultusunda titizlikle değerlendirmesi gerektiği açıkça vurgulanmıştır.

Özellikle işçinin imzasını taşıyan ve işe giriş tarihini kesin olarak gösteren yazılı belgelerin varlığı hâlinde, işçinin bu belgelerde yazan tarihten daha önce fiilen çalışmaya başladığı yönündeki iddialarının, yine aynı kuvvette eşdeğer yazılı delillerle ispatlanması kuralı güçlü bir biçimde benimsenmiştir. Bu durum, hizmet tespiti davalarında yazılı delil başlangıcının ve kesin delil niteliğindeki evrakların yargılamanın seyrini ve ispat külfetini doğrudan etkilediğini göstermektedir. Uygulamada, işçilerin işe giriş bildirgesi veya sözleşmelerindeki imzaları açıkça inkar etmemeleri veya irade fesadı (hata, hile, manevi baskı) iddialarını hukuken geçerli yollarla kanıtlayamamaları durumunda, salt tanık anlatımlarına dayanılarak geçmişe dönük hizmet tespiti yapılmasının önüne geçileceği anlaşılmaktadır. Bu içtihat, alt derece mahkemelerine ve hukuki danışmanlara ispat yükünün yer değiştirmesi ve belgelerin gücü hususunda kesin bir yol haritası sunarak hukuki öngörülebilirliği artırmaktadır.

UYUŞMAZLIĞIN KONUSU

Davacı işçi, davalı işverene karşı geçmişe dönük çalışma sürelerinin bildirilmediği iddiasıyla hizmet tespiti davası açmıştır. İşçi, fiilen Ağustos 2011 tarihinde davalı işyerinde çalışmaya başladığını, evlilik nedeniyle kullandığı bir haftalık düğün izni dönüşünde kendisine yöneticileri tarafından mobbing (psikolojik taciz) uygulandığını ve bu durumdan duyduğu rahatsızlığı dile getirdiğinde iş akdine son verildiğini iddia etmiştir. Ayrıca, sigorta primlerinin işe girmesinden yaklaşık bir yıl sonra, ancak 05.07.2012 tarihinde Kuruma bildirilmeye başlandığını belirterek öncesindeki eksik çalışma sürelerinin tespit edilmesini talep etmiştir. Davalı işveren ise işçinin bu iddialarını kesin bir dille reddederek, işçinin mazeretsiz ve izinsiz olarak üst üste işe gelmediğini, tüm yasal çalışmalarının Sosyal Güvenlik Kurumuna eksiksiz bildirildiğini ve kuruma bildirilmeyen hiçbir çalışmasının bulunmadığını savunmuştur. Uyuşmazlığın temel noktası, işçinin resmi belgelerdeki tarihten önce sigortasız çalıştığını iddia ettiği dönemin hukuken ispatlanıp ispatlanamadığıdır.

HUKUKİ BİLGİ VE TEMEL KURALLAR

Hizmet tespiti davalarının yasal dayanağı, 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu m.86/9 hükmüdür. İlgili maddeye göre, yönetmelikle tespit edilen belgeleri işveren tarafından verilmeyen veya çalıştıkları Kurumca tespit edilemeyen sigortalılar, fiili çalışmalarını mahkemeye başvurarak alacakları ilam ile ispatlama hakkına sahiptir. Hizmet akdi ile bir veya birden fazla işveren tarafından çalıştırılanların hizmet sürelerinin tespitine ilişkin davalar, sosyal güvenlik hakkının anayasal ve temel bir insan hakkı olması sebebiyle doğrudan kamu düzenine ilişkindir.

Kamu düzenini yakından ilgilendirmesi nedeniyle, bu tür davalarda mahkemelerin ve hâkimlerin özel bir duyarlılık ve özen göstermesi yasal bir zorunluluktur. Yargıtay'ın istikrar kazanmış yerleşik içtihatlarına göre, işçilerin hak kayıplarının önlenmesi veya gerçeğe aykırı sigortalılık süresi edinilmesinin engellenmesi adına, sadece tarafların gösterdiği kanıtlarla yetinilmemeli, hâkim tarafından resen (kendiliğinden) gerekli tüm araştırmalar yapılmalı ve gerçeğe ulaşmak için ek deliller toplanmalıdır.

İspat hukuku kuralları çerçevesinde, dava dosyasında işçinin imzasını taşıyan bir iş sözleşmesi, işe giriş bildirgesi veya ibraname bulunuyorsa, bu belgeler çalışma olgusunun başlangıcı yönünden oldukça güçlü bir yazılı delil teşkil eder. Hukukun genel ispat prensipleri gereğince, imzalı ve yazılı bir belgenin aksinin iddia edilmesi hâlinde, bu iddianın (örneğin resmi belgedeki tarihten daha önce fiilen çalışmaya başlanıldığı iddiası) kural olarak yalnızca tanık beyanlarıyla değil, eşdeğer nitelikte ve ispat gücünde olan başka yazılı belgelerle kanıtlanması şarttır. İşçi şayet belgedeki imzanın kendisine ait olmadığını veya söz konusu belgeyi hile, hata ya da ağır bir manevi baskı (irade fesadı) altında imzaladığını ileri sürüyorsa, mahkemenin öncelikle bu iddiaları derinlemesine incelemesi ve şüpheye yer bırakmayacak şekilde aydınlatması usul hukukunun temel bir gereğidir.

SOMUT OLAYA İLİŞKİN TESPİTLER

Yargıtay 10. Hukuk Dairesi tarafından yapılan incelemede, davacı işçinin işe giriş tarihini gösteren uyuşmazlık konusu belgeler usul ve ispat kuralları çerçevesinde titizlikle değerlendirilmiştir. Dosya kapsamında, davacının işe giriş bildirgesinin verildiği tarihi doğrulayan ve bizzat kendi imzasını içeren 04.07.2012 tarihli belirsiz süreli iş sözleşmesi bulunduğu tespit edilmiştir. Bu iş sözleşmesinde işe başlama tarihi açık ve net bir biçimde 05.07.2012 olarak belirlenmiştir. Bununla birlikte, yine dava dosyasında yer alan ve bizzat işçinin imzasını taşıyan "ibraname" başlıklı belgede de işe başlama tarihinin 05.07.2012, işten ayrılış tarihinin ise 05.06.2015 olduğu yönünde birbiriyle uyumlu kayıtlar yer almaktadır.

Yüksek Mahkeme, İlk Derece Mahkemesi ve Bölge Adliye Mahkemesi kararlarını incelerken yargılamanın temelini oluşturan bu kritik yazılı delillerin üzerinde yeterince durulmadığını saptamıştır. Yargıtay'a göre, davacı işçinin söz konusu iş sözleşmesindeki ve ibranamedeki imzayı inkâr edip etmediği mahkemece açıkça sorulmalı ve eğer ortada bir imza inkarı varsa bu husus usulünce ve kriminal boyutuyla araştırılmalıdır. Şayet işçi, anılan yazılı belgeleri hile, hata veya manevi baskı altında imzaladığını ileri sürerse, bu iddiaların üzerinde durularak maddi gerçeklik aydınlatılmalıdır.

Ancak, işçi tarafından bu yönde geçerli bir iddia öne sürülmez ve belgelerin geçerli olduğu hukuken kabul edilirse, mevcut yazılı belge karşısında, daha önceki bir tarihte (Ağustos 2011'de) çalışmaya başlanıldığı yönündeki iddianın, mutlaka aynı güçteki eşdeğer yazılı belgelerle ispatlanması gerekmektedir. Mahkemenin, imzanın davacıya ait olmadığının kesin olarak ispatlanması durumu haricinde, tereddütsüz bir belirleme yapmadan salt tanık anlatımı gibi zayıf delillerle sonuca gitmesi ispat hukuku kurallarına açıkça aykırı bulunmuştur. Belirtmek gerekir ki Daire içerisindeki karşı oy yazısında, hizmet tespitinin hukuki bir fiil olduğu ve yazılı delille ispat zorunluluğunun bulunmadığı savunulmuş olsa da, çoğunluk görüşü yazılı belgenin bağlayıcılığı yönünde şekillenmiştir. Mahkemece bu maddi ve hukuki olgular göz önünde bulundurulmaksızın, eksik inceleme ve yanılgılı değerlendirme ile karar verilmesi bozma sebebi yapılmıştır.

Sonuç olarak Yargıtay 10. Hukuk Dairesi, eksik inceleme ve yanılgılı değerlendirme ile hüküm kurulamayacağı gerekçesiyle Bölge Adliye Mahkemesi kararını bozmuştur.

Karar Tarihi: Yayınlanma: Güncelleme: