Karar Bülteni
YARGITAY 4. HD 2016/12549 E. 2019/122 K.
KARARIN KÜNYESİ
| Alan | Değer |
|---|---|
| Mahkeme / Daire | Yargıtay 4. Hukuk Dairesi |
| Esas No | 2016/12549 |
| Karar No | 2019/122 |
| Karar Tarihi | 16.01.2019 |
| Dava Türü | Manevi Tazminat |
| Karar Sonucu | Bozma |
| Karar Linki | Yargıtay Karar Arama |
- Hükmün açıklanmasının geri bırakılması hukuk hakimini bağlamaz.
- Ağır eleştiri mahiyetindeki sözler ifade özgürlüğü kapsamındadır.
- İfade özgürlüğü sarsıcı ve rahatsız edici düşünceleri korur.
- Tazminat için sözlerin eleştiri sınırını aşması gerekir.
Bu karar, iş veya çalışma ortamındaki tartışmalarda sarf edilen sert sözlerin hangi sınırlar içinde ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirileceğine dair önemli bir ölçüt sunmaktadır. Yargıtay, taraflar arasında geçen gergin diyalogları ve kullanılan ifadeleri doğrudan bir kişilik hakları ihlali veya hakaret olarak nitelendirmek yerine, bu ifadelerin ağır eleştiri boyutu taşıdığını vurgulamıştır. Özellikle akademik veya idari bir hiyerarşi içinde yaşanan uyuşmazlıklarda, tarafların birbirlerine yönelik sarf ettikleri kırıcı ve rahatsız edici söylemlerin, demokratik toplumun bir gereği olan ifade hürriyetinin koruması altında kalabileceği açıkça ortaya konulmuştur. Ayrıca, ceza yargılaması sonucunda verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması (HAGB) kararının, hukuk davasında hakimi bağlamayacağı ilkesi bir kez daha teyit edilerek, hukuk hakiminin olayı kendi normları ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları ışığında serbestçe değerlendirmesi gerektiği ifade edilmiştir.
Uygulamada, iş yerinde amir ve memur arasında veya ast-üst ilişkisi bulunmayan çalışanlar arasında yaşanan tartışmalarda sıklıkla mobbing ve hakaret iddialarıyla manevi tazminat davaları açılmaktadır. Yargıtay bu kararıyla, söz konusu davalarda her sert veya hoş karşılanmayan ifadenin manevi tazminat gerektirmeyeceği yönünde emsal bir yaklaşım benimsemiştir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin ifade özgürlüğünü düzenleyen ilgili maddesine ve AİHM kararlarına atıf yapılarak, ifade özgürlüğünün sadece zararsız düşünceleri değil, aynı zamanda şok edici ve kırıcı ifadeleri de koruduğu hatırlatılmıştır. Bu yönüyle karar, meslektaşların özellikle mobbing ve hakaret temelli tazminat davalarını hazırlarken ifade özgürlüğü ile kişilik hakları arasındaki o hassas dengeyi çok daha dikkatli kurmaları gerektiğini göstermektedir. Salt tartışma ve ağır eleştirinin tazminat doğurmayacağı ilkesi, benzer davaların reddedilme ihtimalini artıran güçlü bir içtihat niteliğindedir.
UYUŞMAZLIĞIN KONUSU
Üniversitenin ilahiyat fakültesinde öğretim üyesi olarak görev yapan davacı, aynı fakültenin dekanı olan davalıya karşı kişilik haklarına saldırıdan kaynaklanan manevi tazminat davası açmıştır. Olayın temelinde, taraflar arasında dekanlık makam odasında gerçekleşen sözlü bir tartışma yatmaktadır. Öğretim üyesi olan davacı, makam odasına gittiği sırada yaşanan tartışma esnasında dekanın kendisine hakaret ettiğini, iddia ve savunma dokunulmazlığı sınırlarını aşan ve bağdaşmayacak sert sözler sarf ettiğini ileri sürmüştür.
Ayrıca, dekanın tüm bu davranışları sistematik bir şekilde uygulayarak kendisine mobbing yaptığını iddia etmiştir. Davacı öğretim üyesi, yaşanan bu tartışma ve sonrasındaki süreç neticesinde kişilik haklarının ağır şekilde ihlal edildiğini, mesleki itibarının zedelendiğini belirterek davalı dekandan manevi zararlarının tazmin edilmesini talep etmiştir. Davalı taraf ise iddiaların asılsız olduğunu ve açılan davanın reddedilmesi gerektiğini savunmuştur.
HUKUKİ BİLGİ VE TEMEL KURALLAR
Mahkemenin uyuşmazlığı ele alırken dayandığı temel hukuki prensiplerin başında, ceza yargılaması ile hukuk yargılaması arasındaki bağımsızlık ilkesi ve ifade hürriyetinin kapsamı gelmektedir. Kararda açıkça belirtildiği üzere, hakaret suçu isnadıyla açılan ceza davalarında taraflar hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması (HAGB) kararı verilmiş olması, hukuk hakimini kesin olarak bağlamaz. Hukuk hakimi, haksız fiilin varlığını, hukuka aykırılığını ve manevi tazminat şartlarının oluşup oluşmadığını kendi yasal çerçevesinde, toplanan deliller ışığında bağımsız olarak değerlendirmekle yükümlüdür.
Bunun yanı sıra, uyuşmazlığın çözümünde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin ifade özgürlüğünü düzenleyen AİHS m. 10 hükmü ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) yerleşik içtihatları esas alınmıştır. AİHM'in Pakdemirli/Türkiye kararına doğrudan atıf yapılarak, ifade özgürlüğünün demokratik bir toplumun en hayati temellerinden ve bireyin kendini geliştirmesinin başlıca koşullarından biri olduğu vurgulanmıştır. Yerleşik içtihat prensiplerine göre, ifade hürriyeti sadece toplum tarafından iyi karşılanan, zararsız veya önemsiz görülen bilgi ve düşünceler için değil; aynı zamanda kırıcı, şok edici, hoş karşılanmayan veya kaygı uyandıran ifadeler için de geçerlidir. Çoğulculuk, hoşgörü ve açık fikirlilik bunu zorunlu kılar ve bunlar olmaksızın demokratik bir toplumdan söz edilemez. Dolayısıyla, kişilik haklarına saldırı teşkil ettiği iddia edilen sözlerin bir bütün olarak değerlendirildiğinde ağır eleştiri sınırları içinde kalıp kalmadığı, hukuk düzeninin koruma alanını belirleyen en kritik noktadır.
SOMUT OLAYA İLİŞKİN TESPİTLER
Somut olay incelendiğinde, tarafların bir üniversitenin ilahiyat fakültesinde öğretim üyesi ve dekan sıfatlarıyla görev yaptıkları, uyuşmazlığın dekanlık makam odasında yaşanan sert bir tartışmadan kaynaklandığı görülmektedir. Dosya kapsamından anlaşıldığı üzere, makam odasında gerçekleşen tartışma neticesinde taraflar birbirlerinden karşılıklı olarak şikayetçi olmuş ve haklarında Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından ceza soruşturması yürütülmüştür. Yürütülen bu soruşturma sonucunda Asliye Ceza Mahkemesinde karşılıklı hakaret suçundan kamu davası açılmış, ceza mahkemesi her iki tarafın da cezalandırılmasına ve nihayetinde haklarındaki hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına (HAGB) karar vermiştir.
Yerel mahkeme, karşı dava yönünden söylenen bir kısım sözlerin öğretim üyesinin kişilik haklarını ihlal ettiği gerekçesiyle manevi tazminat talebini kısmen kabul etmiştir. Ancak Yargıtay incelemesinde, ceza mahkemesinin vermiş olduğu HAGB kararının niteliği gereği hukuk hakimini bağlayıcı bir etkisinin bulunmadığı açıkça tespit edilmiştir. İddiaya konu edilen söz ve davranışlar, AİHM kararları ve demokratik toplum düzeninin vazgeçilmezi olan ifade özgürlüğüne ilişkin geniş yorum çerçevesinde yeniden değerlendirilmiştir.
Yüksek Mahkeme, davalı dekan tarafından sarf edilen sözlerin ve ifadelerin bağlamından koparılmadan, tartışmanın bütünü içerisinde ele alınması gerektiğine dikkat çekmiştir. Bu değerlendirme sonucunda, kullanılan ifadelerin ne kadar kırıcı veya taraflar açısından hoş karşılanmayan nitelikte olursa olsun, bir bütün halinde incelendiğinde "ağır eleştiri" mahiyeti taşıdığı kanaatine varılmıştır. Bu tür ağır eleştiri niteliğindeki sözlerin AİHS kapsamında güvence altına alınan ifade özgürlüğü sınırları içerisinde kaldığı kabul edilmiştir. Söz konusu ifadelerin doğrudan kişilik haklarına yönelik, manevi tazminat gerektirecek boyutta haksız ve hukuka aykırı bir saldırı boyutuna ulaşmadığı tespit edilmiştir. Bu bağlamda, yerel mahkemenin manevi tazminat şartlarının oluştuğuna dair yanılgılı değerlendirme ile davanın kısmen kabulüne karar vermesi hukuka aykırı bulunmuş ve karşı davanın tümden reddedilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.
Sonuç olarak Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, sarf edilen sözlerin ifade özgürlüğü kapsamında ağır eleştiri mahiyetinde olduğu ve manevi tazminat koşullarının oluşmadığı gerekçesiyle kararı bozmuştur.