Karar Bülteni
YARGITAY 4. HD 2011/12700 E. 2012/15375 K.
KARARIN KÜNYESİ
| Alan | Değer |
|---|---|
| Mahkeme / Daire | Yargıtay 4. Hukuk Dairesi |
| Esas No | 2011/12700 |
| Karar No | 2012/15375 |
| Karar Tarihi | 18.10.2012 |
| Dava Türü | Manevi Tazminat |
| Karar Sonucu | Bozma |
| Karar Linki | Yargıtay Karar Arama |
- Kamu görevlisine doğrudan tazminat davası açılamaz.
- Hizmet kusuru idareye karşı ileri sürülmelidir.
- Mobbing iddialarında husumet kuruma yöneltilmelidir.
Bu karar, kamu kurumlarında görev yapan memurların ve yöneticilerin yürüttükleri idari işlemler veya eylemler neticesinde kişilere verdikleri zararlardan dolayı şahsen ve doğrudan adli yargıda dava edilemeyeceğini açıkça ortaya koymaktadır. Anayasa ve ilgili kanun hükümleri gereğince, kamu görevlilerinin görevlerini yerine getirirken işledikleri kusurlardan doğan zararlar "hizmet kusuru" kapsamında değerlendirilmektedir. Dolayısıyla, işyerinde mobbing veya kasıtlı disiplin soruşturması gibi iddialarla açılacak manevi tazminat davalarının asıl muhatabı işlemi fiilen yapan şahıslar değil, o personelin görev yaptığı kamu kurumunun tüzel kişiliğidir. Yargıtay, kamu görevlisine karşı adli yargıda doğrudan tazminat davası açılmasını hukuka aykırı bularak, husumetin yanlış yönlendirilmesini kesin bir bozma sebebi saymıştır.
Uygulamada kamu personelleri, maruz kaldıklarını düşündükleri haksızlıklar karşısında doğrudan amirleri, rektörleri veya diğer üst düzey yöneticileri aleyhine şahsi husumetle tazminat davaları açma eğilimindedir. Ancak bu karar, çalışma hayatındaki psikolojik taciz (mobbing) iddialarında dahi husumetin şahıslara değil, idareye yöneltilmesi gerektiğine dair çok net bir yasal sınır çizmektedir. Benzer davalarda güçlü bir emsal teşkil eden bu yaklaşım, davacıların doğrudan şahısları hedef almasını engellemekte, idari yargının yetki alanının ve idarenin mali sorumluluk ilkesinin ön planda tutulmasını sağlamaktadır. Vatandaşlar ve avukatlar açısından, açılacak bir tazminat davasının usulden (husumet yokluğundan) reddedilmemesi adına doğrudan idareye karşı tam yargı davası açılması zorunluluğunu hatırlatan son derece kritik ve yol gösterici bir içtihat niteliğindedir.
UYUŞMAZLIĞIN KONUSU
Olay, bir üniversitenin hemşirelik bölümünde yaşanmaktadır. Bölüm başkanı olarak görev yapan davacı, kendi bölümünde çalışan bir araştırma görevlisine, idari soruşturmacılara ve üniversitenin rektörüne karşı kişisel olarak manevi tazminat davası açmıştır.
Davacının anlattığı olayların temeli şu şekildedir: Araştırma görevlisi bir makale yayımlıyor ve davacının bu makaleye akademik katkısı olmasına rağmen onun ismine bilerek yer vermiyor. Üstelik bununla da kalmayıp bölüm başkanı olan davacıyı haksız yere şikayet ediyor. Davacının asıl tepkisi ve isyanı ise üniversite yönetimine yöneliktir. İddiasına göre; bu şikayet üzerine görevlendirilen soruşturma kurulu üyeleri ve rektör, davacının aslında hiçbir suç işlemediğini ve ortada bir kabahat olmadığını bildikleri halde, bilerek ve isteyerek aleyhine meslekten çıkarılmasını gerektirecek ağırlıkta bir disiplin süreci yürütmüşlerdir.
Davacı, amacı kendisini meslekten ihraç etmek olan bu haksız soruşturma süreci yüzünden kendisine sistematik bir psikolojik şiddet (mobbing) uygulandığını, büyük bir haksızlığa uğradığını ve manevi olarak derin bir üzüntü yaşadığını dile getirmiştir. Sonuç olarak, yaşadığı bu psikolojik baskı ve eziyetin karşılığı olarak şikayetçi asistanın, soruşturmacıların ve rektörün kendi ceplerinden manevi tazminat ödemesini talep etmiştir. Yerel mahkeme davacıyı kısmen haklı bularak şahısların tazminat ödemesine karar verince, davalı yöneticiler bu kararı temyiz etmiştir.
HUKUKİ BİLGİ VE TEMEL KURALLAR
Yargıtay'ın önüne gelen bu uyuşmazlığı çözerken dayandığı en temel hukuk kuralları, memurların ve diğer kamu görevlilerinin sorumluluk rejimini düzenleyen anayasal ilkeler ve kanuni çerçevedir. Bu noktada Yüksek Mahkeme, öncelikle Anayasa metnine atıf yapmaktadır. T. C. Anayasası m. 40/III ve T. C. Anayasası m. 129/V hükümleri uyarınca; memurların ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğan tazminat davaları, rücu edilmek kaydıyla ve kanunun gösterdiği şekil ve şartlara uygun olarak ancak idare aleyhine açılabilir. Anayasa'nın bu kesin kuralı, vatandaşların zararını doğrudan devletin garantisi altına alırken, kamu görevlisini de doğrudan muhatap olmaktan çıkarmaktadır.
Buna ek olarak, memurların temel statüsünü belirleyen 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu m. 13 hükmü de kararda temel dayanak yapılmıştır. Bu maddeye göre; kişiler kamu hukukuna tabi görevlerle ilgili olarak uğradıkları zararlardan dolayı, bu görevleri yerine getiren personel aleyhine değil, doğrudan doğruya ilgili kurum aleyhine dava açmak zorundadırlar. Kurum zararı ödedikten sonra şayet memurun kasıtlı bir kusuru varsa ona rücu edebilir.
Yerleşik içtihat prensipleri ve sorumluluk hukuku kuralları çerçevesinde; kamu görevlilerinin resmi görevlerini yerine getirirken veya kendilerine tanınan idari yetkileri kullanırken kişilere zarar vermesi durumu, hukuken "hizmet kusuru" olarak nitelendirilmektedir. Zarar görenin, zararının karşılanması yönünden çok daha güçlü bir mali teminata sahip olan idareye karşı dava açması, idare hukukunun temel prensiplerinden biridir. Sorumluluk hukukunun genel doktrin tanımlarına göre de bu yasal düzenlemeler, zarar gören vatandaşın mağduriyetinin en hızlı ve güvenli şekilde giderilmesi için bir nevi kalkan görevi görmektedir. Memurun görevi ile hiç ilgisi olmayan tamamen özel hayatındaki salt kişisel kusurları hariç olmak üzere, görev sırasındaki tüm işlem ve eylemler idareye karşı açılacak bir tam yargı davasının konusudur.
SOMUT OLAYA İLİŞKİN TESPİTLER
Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, tarafların iddialarını ve ilk derece mahkemesinin kararını Anayasal çerçeve ve usul kuralları ışığında detaylı bir şekilde inceleyerek önemli hukuki tespitlerde bulunmuştur. Somut olayda mahkemenin öncelikli olarak çözmesi gereken sorun, eylemi gerçekleştirenlerin hukuki statüsü ve eylemin niteliğidir.
Davacının iddialarının merkezini; üniversite rektörü, soruşturma kurulu üyeleri ve araştırma görevlisi olan davalıların, tamamen görevleri kapsamında yürüttükleri bir şikayet ve soruşturma süreci oluşturmaktadır. Davacı, bu idari sürecin kasıtlı olarak aleyhine kullanıldığını, asılsız iddialarla meslekten çıkarılmaya çalışıldığını ve neticede psikolojik şiddet ile mobbinge maruz kaldığını ileri sürmektedir.
Yüksek Mahkeme, davalıların olay tarihlerinde üniversitede öğretim üyesi ve rektör sıfatını taşıdıklarına dikkat çekmiştir. Haksız olduğu iddia edilen şikayet başvurusu ve akabinde başlatılan disiplin soruşturması tamamen resmi sıfatların kullanılmasıyla gerçekleşen, kamu göreviyle iç içe geçmiş eylemlerdir. Mahkemeye göre bu iddialar, kamu görevlilerinin emrinde çalıştıkları üniversite tüzel kişiliğinin bir hizmet kusuru işlediği anlamına gelmektedir. Gerçekleştirilen idari eylemler kamu hizmetinden bağımsız, salt kişisel bir fiil olarak değerlendirilemez.
Durum böyleyken, iddia edilen zararın tazmini için açılacak davanın muhatabı doğrudan işlemi tesis eden kamu görevlileri (şahıslar) değil, Anayasa ve kanunların açık emri gereği işlemin sahibi olan idare (üniversite tüzel kişiliği) olmalıdır. Yargıtay, adli yargı mercilerinde kamu görevlileri aleyhine doğrudan böyle bir davanın görülemeyeceğini belirtmiştir. Yerel mahkemenin, anayasal ve yasal bu zorunluluğu göz ardı edip işin esasına girerek davalıları şahsen manevi tazminat ödemeye mahkum etmesi açıkça usul ve yasaya aykırı bulunmuştur. Karşı oy yazısında salt kişisel kusur iddiasının ayrıca incelenmesi gerektiği savunulsa da, Daire çoğunluğu bu davanın "husumet" (taraf sıfatı) noktasından reddedilmesi gerektiğine hükmetmiştir.
Sonuç olarak Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, açılan davada idare yerine şahıslara husumet yöneltilemeyeceği gerekçesiyle davanın reddedilmesi yönünde kararı bozmuştur.