Karar Bülteni
YARGITAY 22. HD 2016/14716 E. 2019/12781 K.
KARARIN KÜNYESİ
| Alan | Değer |
|---|---|
| Mahkeme / Daire | Yargıtay 22. Hukuk Dairesi |
| Esas No | 2016/14716 |
| Karar No | 2019/12781 |
| Karar Tarihi | 12.06.2019 |
| Dava Türü | Alacak |
| Karar Sonucu | Bozma |
| Karar Linki | Yargıtay Karar Arama |
- Manevi tazminat için kişilik haklarına saldırı şarttır.
- Çalışma şartlarının değişmesi doğrudan manevi zarar doğurmaz.
- Kişilik haklarına saldırı eylemi yöntemince ispatlanmalıdır.
Bu karar, iş hukukunda manevi tazminat taleplerinin sınırlarını net bir biçimde çizmesi açısından büyük bir hukuki anlama sahiptir. Çalışma şartlarındaki olumsuz değişiklikler veya işçinin çeşitli baskılar neticesinde istifaya zorlanması gibi istenmeyen durumlar, işçiye iş sözleşmesini haklı nedenle feshetme ve bunun sonucunda kıdem tazminatı talep etme hakkı verse de, bu tür ihlallerin otomatik olarak manevi tazminat gerektirmeyeceği kesin bir dille vurgulanmaktadır. Yargıtay, manevi tazminata hükmedilebilmesi için öncelikle kişinin şeref, haysiyet, onur veya bedensel bütünlük gibi kişilik haklarına yönelik açık, somut ve son derece ağır bir saldırının varlığının her türlü şüpheden uzak şekilde kanıtlanması gerektiğinin altını çizmektedir. Salt ekonomik kaygılarla, işsiz kalma korkusuyla veya çalışma şartlarının dayanılmaz ağırlığıyla istifa etmek, hukuken işverenin bir sözleşme ihlali olarak nitelendirilse bile, dar anlamda kişilik haklarının doğrudan ve kasten ihlali anlamına gelmemektedir.
Benzer davalardaki emsal etkisi, işçi ve işveren uyuşmazlıklarında sıkça karşılaşılan mobbing veya manevi tazminat iddialarının soyut ve genel geçer söylemlerden kurtarılıp somut, inandırıcı delillere dayandırılması zorunluluğunu pekiştirmesi yönündedir. Uygulamada, işçiler sıklıkla çalışma koşullarının ağırlığını veya işyeri stresini doğrudan bir manevi tazminat gerekçesi olarak mahkemelere taşımaktadır. Ancak bu Yüksek Mahkeme kararı, yerel mahkemelerin manevi tazminat değerlendirmesi yaparken çok daha titiz ve seçici davranması gerektiğini, yasal olarak fesih hakkı doğuran her eylemin veya her sözleşme ihlalinin doğrudan bir manevi zarar tablosu oluşturmadığını netleştirmiştir. Bu yönüyle karar, meslektaşlarımız için iddia ve ispat stratejilerini belirlerken mutlak surette dikkate alınması gereken, manevi tazminat kurumunun sınırlarını çizen çok temel bir rehber niteliği taşımaktadır.
UYUŞMAZLIĞIN KONUSU
Bu uyuşmazlık, uluslararası tır şoförü olarak görev yapan bir işçi ile eski işvereni arasında yaşanan kıdem tazminatı ve özellikle manevi tazminat taleplerine dayanmaktadır. Dava dosyasına yansıyan olaylara göre işçi, işyerindeki mevcut çalışma şartlarının esaslı bir şekilde ve tamamen kendi aleyhine değiştirildiğini, işverenin sağlaması gereken gerekli çalışma koşullarını sağlamadığını ve bu yeni, zorlu çalışma düzenine daha fazla dayanamadığını belirterek mahkemeye başvurmuştur. İşçi, işten ayrılma kararı almasının ardından, işsiz kalma korkusu ve geçim sıkıntısı gibi ciddi ekonomik kaygılar yaşadığı için işverenin yönlendirmesi veya baskısıyla bir istifa dilekçesi imzalamak zorunda bırakıldığını iddia etmiştir. Davacı işçi, çalışırken ve işten ayrılırken yaşadığı bu zorlu, baskılı ve yıpratıcı sürecin kendisini ruhsal ve manevi yönden derinden sarstığını ifade ederek, yasal maddi haklarının yanı sıra işverenden manevi tazminat da talep ederek dava açmıştır. Kendisine yöneltilen bu suçlamalara karşı davalı işveren ise iddiaların tamamen asılsız ve soyut olduğunu, işçinin kendi rızasıyla ayrıldığını savunarak davanın tümden reddini istemiş ve karşılık bir dava açarak işçiden ihbar süresine uymadığı gerekçesiyle ihbar tazminatı talep etmiştir.
HUKUKİ BİLGİ VE TEMEL KURALLAR
Mahkemenin uyuşmazlığı çözerken dayandığı en temel hukuk kuralı, manevi tazminatın yasal ve dogmatik çerçevesini net bir biçimde çizen 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu m.58 düzenlemesidir. İlgili kanun maddesine göre; "Kişilik hakkının zedelenmesinden zarar gören, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat adı altında bir miktar para ödenmesini isteyebilir." Bu açık hüküm, manevi tazminatın talep edilebilmesi için ortada mutlaka hukuka aykırı bir eylemin bulunması ve bu eylemin doğrudan doğruya kişinin şeref, haysiyet, onur, mesleki itibar veya bedensel ve ruhsal bütünlük gibi kişilik değerlerine yönelik açık bir saldırı niteliğinde olması şartını kesin olarak aramaktadır.
İş hukuku doktrininde ve Yüksek Mahkeme'nin uzun yıllara dayanan yerleşik içtihat prensiplerinde, iş sözleşmesinin işveren tarafından tek taraflı ve haksız olarak feshedilmesi veya somut olayda olduğu gibi işçinin çalışma koşullarının kasten ağırlaştırılarak yasal haklı feshe zorlanması durumları başlı başına ve doğrudan bir manevi tazminat sebebi olarak görülmemektedir. Çalışma şartlarının işçi aleyhine esaslı tarzda değiştirilmesi veya işçiye hak ettiği yasal ücretlerinin tam ödenmemesi, şüphesiz ki işçiye 4857 sayılı İş Kanunu kapsamında sözleşmeyi haklı nedenle feshetme ve doğan kıdem tazminatını talep etme hakkı sunmaktadır. Ancak kanunun tanıdığı fesih hakkını doğuran bu türden klasik sözleşmeye aykırılıklar, kendi içlerinde otomatik olarak kişilik haklarına yapılmış bir saldırı unsuru barındırmazlar.
Yargıtay kararlarında tam anlamıyla istikrar kazanan emsal ilkelere göre, mahkemelerce manevi tazminata hükmedilebilmesi için işçinin çalışma hayatında maruz kaldığı haksız eylemin, olağan bir sözleşmeye aykırılık veya alacak ihlali boyutunu çok aşarak doğrudan doğruya kişinin manevi değerlerini, ruhsal durumunu ve toplum içindeki itibarını ağır şekilde zedelemesi zorunludur. Dahası, bu ağır ihlalin ve kişisel saldırının, iddia eden tarafça her türlü şüpheden uzak somut delillerle ispat edilmesi usul hukukunun temel kuralıdır.
SOMUT OLAYA İLİŞKİN TESPİTLER
Yargıtay 22. Hukuk Dairesi, taraflar arasındaki iddiaları, dosya kapsamını ve dinlenen tanık beyanlarını detaylı bir şekilde inceleyerek somut olaya dair yön gösterici tespitlerde bulunmuştur. Yerel mahkeme, işçinin manevi tazminat talebini işyerinde uygulandığı iddia edilen mobbing (psikolojik taciz) gerekçesiyle kısmen kabul etmiş olsa da, Yargıtay bu yaklaşımı yerleşik içtihatlara uygun bulmamıştır.
Yüksek Mahkeme'nin tespitlerine göre; davacı işçi, iş şartlarının esaslı şekilde değiştirildiğini, bu şartlara dayanamayıp işi bıraktığını ve ekonomik kaygılarla istifa dilekçesi imzalamak zorunda bırakılarak manevi olarak çöküntü yaşadığını iddia etmiştir. Ancak bu genel iddiaların ötesinde, işçinin doğrudan şahsına, mesleki onuruna ve kişilik haklarına yönelik gerçekleştirilmiş somut, objektif ve ağır bir saldırının varlığı usulüne uygun şekilde ispatlanamamıştır.
Kararda altı çizilen en kritik hukuki tespit, salt çalışma şartlarındaki tek taraflı değişikliklerin ve işçiyi feshe götüren sorunlu sürecin, manevi tazminat ödenmesi için tek başına yeterli bir zemin oluşturmadığıdır. Çalışma şartlarının işçi aleyhine bozulması ve işçinin istifaya mecbur hissetmesi, iş hukuku kuralları çerçevesinde işçiye haklı nedenle fesih imkanı veren ve yasal maddi haklarını talep etmesini sağlayan bir durumdur. Ancak yasal karşılığı maddi tazminat olan bu sözleşme ihlali, işçinin şeref, haysiyet veya onuruna yapılmış özel bir saldırı olarak kabul edilemez. Manevi tazminat kurumunun hukukumuzdaki istisnai ve sıkı şartlara bağlı doğası gereği, sözleşmeye aykırı her eylemin manevi tazminat ile yaptırıma bağlanamayacağı belirtilmiştir. İşçinin kişilik haklarına doğrudan saldırı teşkil edecek düzeyde bir eylemin somut delillerle ortaya konulamaması, davanın manevi tazminat boyutunu dayanaksız bırakmıştır. Yerel mahkemenin, şartları oluşmadığı halde bu talebi kısmen kabul etmesi büyük bir yanılgı olarak değerlendirilmiştir.
Sonuç olarak Yargıtay 22. Hukuk Dairesi, şartları oluşmayan manevi tazminat isteğinin reddedilmesi gerektiği gerekçesiyle yerel mahkeme kararını bozmuştur.