Anasayfa/ Makale/ İstihdam Türü ve Statüye Dayalı Mobbing...

Makale

Eğitim kurumlarında ücretli, sözleşmeli ve kadrolu gibi farklı istihdam türleri, çalışanlar arasında hiyerarşik bir statü farkı yaratmaktadır. Bu durum, güvencesiz çalışanların idari baskı ve mobbinge maruz kalmasına zemin hazırlamaktadır. Bu makalede, istihdam türüne dayalı psikolojik taciz olgusu hukuki bir perspektifle incelenmektedir.

İstihdam Türü ve Statüye Dayalı Mobbing Olgusunun Hukuki Analizi

Çalışma hayatında psikolojik taciz (mobbing), çalışanların ruhsal ve fiziksel bütünlüklerini zedeleyen en ciddi sorunlardan biridir. Eğitim kurumlarında ise bu sorun, sıklıkla farklı istihdam türleri ve buna bağlı gelişen statü farklılıkları üzerinden kendini göstermektedir. Aynı işi yapmalarına rağmen eğitimcilerin; ücretli öğretmen, sözleşmeli öğretmen ve kadrolu öğretmen gibi farklı unvanlarla istihdam edilmeleri, iş yerinde gizli veya açık bir sınıfsal ayrım yaratmaktadır. Mevzuattan ve çalışma biçiminden kaynaklanan bu statü farklılıkları, güvencesiz çalışanlar üzerinde ciddi bir baskı unsuru oluşturmakta ve mobbingin temel tetikleyicilerinden biri haline gelmektedir. Hukuki açıdan değerlendirildiğinde, çalışanlar arasında salt istihdam türüne dayalı olarak uygulanan ayrımcı işlemler, anayasal eşitlik ilkesiyle çelişmektedir. İş yerinde oluşan bu yapay hiyerarşi, yöneticilerin yetkilerini kötüye kullanmasına ve statüsü düşük görülen çalışanların sistematik bir yıldırma politikası ile karşı karşıya kalmasına zemin hazırlamaktadır.

Eğitim Kurumlarında İstihdam Türüne Bağlı Sınıfsal Ayrım

Kamu okullarında görev yapan eğitimciler, hukuken aynı temel görevi ifa etmelerine karşın kadrolu, sözleşmeli ve ücretli olmak üzere farklı istihdam modelleriyle çalıştırılmaktadır. Bu durum, okulların yönetim merkezlerinde ve özellikle öğretmenler odasında adeta bir sınıfsal ayrım doğurmaktadır. Söz konusu ayrım, sadece maaş veya özlük hakları gibi maddi unsurlarla sınırlı kalmamakta, aynı zamanda manevi bir boyut kazanarak psikolojik şiddet vakalarının artmasına neden olmaktadır. Hak arama hürriyeti ve iş güvencesi bakımından daha dezavantajlı olan gruptakiler, idareciler tarafından uygulanan orantısız iş yükü ve dışlanma gibi eylemlere daha fazla maruz bırakılmaktadır. Hukuk uygulamaları bağlamında bakıldığında, işçinin veya memurun çalışma barışını bozan bu tür kastî ötekileştirmeler açık bir mobbing olgusu teşkil etmektedir. Bu suni sınıflandırma kaldırılmadığı sürece, çalışma ortamındaki adaletsizlik hissi giderek derinleşmekte ve eşitsizlik kalıcı bir hasara dönüşmektedir.

Sözleşmeli ve Ücretli Çalışanlar Üzerindeki İdari Baskı

İstihdam türünden kaynaklanan psikolojik taciz en yoğun şekilde sözleşmeli ve ücretli çalışanlar üzerinde hissedilmektedir. Özellikle ücretli öğretmenler, asgari ücretin dahi altında kalan gelirlerinin yanı sıra, kurum içinde "üvey evlat" muamelesi görerek sistematik bir duygusal şiddet ile yüzleşmektedir. İdarecilerin kadrolu personele yöneltemediği angarya görevleri ve ağır sorumlulukları bu çalışanlara yüklemesi, güvencesizliğin kötüye kullanılmasıdır. Benzer şekilde, sözleşmeli öğretmenler de sözleşmelerinin yenilenmemesi tehdidiyle karşı karşıya kalmakta ve sözleşmelerin idarenin elinde olduğu yönündeki söylemlerle bir korku politikası altında çalışmaya zorlanmaktadır. Haklarını aradıklarında işlerini kaybetme riski taşıyan bu bireyler, uğradıkları haksızlıklar karşısında kendilerini susturmayı tercih etmektedir. Hukuki perspektiften bu durum, amirin yönetim hakkını açıkça aşarak çalışanın kişilik haklarına saldırması ve görevini kötüye kullanması anlamına gelmektedir.

Hukuki Değerlendirme ve Eşitlik İlkesinin İhlali

Çalışanlar arasında statü farkı yaratılarak idari baskı kurulması, iş hukukunun ve idare hukukunun temel prensiplerinden biri olan eşit işlem borcu ile doğrudan çelişmektedir. Aynı liyakat, eğitim ve mesleki donanıma sahip kişilerin salt istihdam şekillerindeki farklılık bahane edilerek dışlanma ve ötekileştirme eylemlerine maruz bırakılması, mahkemeler nezdinde geçerli bir nedene dayandırılamaz. İş yerindeki bu ayrımcı tutumların ispatlanması durumunda, mağdur tarafın maddi ve manevi tazminat talep etme hakkı doğmaktadır. İdarecilerin, güçlerini korumak ve otoritelerini sağlamlaştırmak amacıyla zayıf halka olarak gördükleri güvencesiz çalışanları hedef alması, hukuken korunmayan bir tahakküm aracıdır. Mevcut yasal düzenlemeler, her bir çalışanın insan onuruna yaraşır koşullarda çalışmasını güvence altına almaktadır; bu nedenle istihdam türü ne olursa olsun her türlü yıldırma eylemi hukuka aykırıdır ve yasal yaptırımlara tabidir.

Statüye Dayalı Mobbingin Temel Görünümleri

Çalışma ortamında farklı istihdam modellerinin yaratmış olduğu hiyerarşik baskı, hukuki ihtilaflara konu olan çeşitli mağduriyetlerle kendini göstermektedir. Bir hukukçu gözüyle, işyerinde statü ve unvan farklılıklarına dayalı olarak gerçekleşen yıldırma eylemleri şu şekilde sıralanabilir:

  • Kadrolu çalışanlara verilemeyen ek görev ve angaryaların, işini kaybetme korkusu yaşayan sözleşmeli ve ücretli personele dayatılması.
  • Kurum içi karar alma süreçlerinde, istihdam şekli gerekçe gösterilerek belirli çalışanların sistematik olarak dışlanması ve fikirlerinin önemsenmemesi.
  • Sözleşmenin uzatılmayacağı veya göreve son verileceği gibi iş güvencesizliği üzerinden açık veya örtülü idari tehditlerde bulunulması.
  • Çalışanlar için ayrılan dinlenme ve ortak alanlarda, personelin kendini ikinci sınıf çalışan olarak hissetmesine yol açacak ayrımcı fiziki ve sosyal ortamların yaratılması.
4 dk okuma Yayınlanma: Güncelleme: