Anasayfa/ Makale/ [Karşılaştırmalı Hukukta Dijital Platform...

Makale

[Bu makale, dijital platform çalışanlarının istihdam statülerine ilişkin uluslararası alanda uygulanan farklı hukuki yaklaşımları detaylıca incelemektedir. Birleşik Krallık, Kanada, İtalya, İspanya ve Amerika Birleşik Devletleri hukuk sistemlerindeki emsal yargı kararları ve yasal reformlar analiz edilerek, Avrupa Birliği'nin kabul ettiği yeni 2024/2831 sayılı Direktif'in getirdiği yenilikler ve çalışma hayatına olası etkileri iş hukuku uzmanı perspektifiyle değerlendirilmektedir.]

[Karşılaştırmalı Hukukta Dijital Platform Çalışanları ve Avrupa Birliği Direktifi]

Dijital platform ekonomisi, dünya genelinde işgücü piyasalarını dönüştürürken, çalışma hukukunun en köklü kurumlarından biri olan işçi statüsünün sınırlarını ciddi şekilde zorlamaktadır. Klasik istihdam modelleri için tasarlanmış olan yasalar, esneklik ve özerklik vaadiyle ortaya çıkan ancak arka planda sıkı bir teknolojik denetim mekanizması barındıran bu yeni iş ilişkisini kavramakta yetersiz kalmaktadır. Çalışanların bağımsız yüklenici olarak nitelendirilmesi, onları iş güvencesinden, asgari ücretten ve sosyal haklardan mahrum bırakırken; küresel çapta mahkemeler ve yasama organları bu adaletsizliği gidermek adına çeşitli yasal formüller geliştirmektedir. Kimi hukuk sistemleri işçi ve bağımsız çalışan ikiliğini koruyarak yasal karineler ihdas etme yoluna gitmiş, kimileri ise mevcut yapıyı esneterek yarı bağımlı statüler üretmiştir. Nihayetinde Avrupa Birliği, üye devletler arasındaki normatif farklılıkları ortadan kaldırmak ve yeknesak bir hukuki zemin yaratmak gayesiyle uzun süren müzakereler sonucunda yeni bir direktif kabul etmiştir. Bu makale, söz konusu hukuki statü krizine karşı karşılaştırmalı hukukta benimsenen çözümleri ve AB Direktifi'nin çalışma normlarına getirdiği yapısal değişiklikleri hukuki bir yaklaşımla analiz edecektir.

Birleşik Krallık ve Kanada Sistemlerinde Ara Kategori Uygulamaları

Birleşik Krallık hukuk sisteminde, çalışma ilişkilerinin sınıflandırılmasında işçi, bağımsız çalışan ve bu ikisi arasında yer alan "çalışan" (worker) olmak üzere özgün bir üçlü yapı benimsenmiştir. 1996 tarihli İstihdam Hakları Kanunu'nun 230. maddesi uyarınca tanımlanan çalışan statüsü, kâğıt üzerinde serbest meslek erbabı gibi görünmesine rağmen şahsen iş ifa eden ve hizmet sunduğu karşı tarafın doğrudan müşterisi konumunda olmayan kişileri kapsar. Bu statüdeki bireyler haksız feshe karşı koruma gibi klasik işçi haklarının tamamından yararlanamasalar da, asgari ücret, ayrımcılık yasağı ve yıllık ücretli izin gibi son derece kritik temel sosyal haklardan faydalanırlar. İngiliz mahkemeleri bu statünün tespitinde, işin ifası sırasındaki fiili koşulların incelendiği kontrol testi, ekonomik gerçeklik testi ve çoklu faktör testi gibi çeşitli analitik yöntemlere başvurmaktadır. Taraflar arasındaki sözleşmenin lafzından ziyade, işin icrasındaki sosyo-ekonomik dinamikler ön planda tutulur.

Birleşik Krallık Yüksek Mahkemesi'nin 2021 yılında verdiği emsal niteliğindeki Uber v. Aslam kararında, platform sürücülerinin hukuki statüsü derinlemesine tartışılmıştır. Şirketin yalnızca bir teknoloji aracı olduğu yönündeki savunması reddedilerek, sürücülerin platformun ticari hedeflerine sıkı sıkıya bağlı olduğu tespit edilmiştir. Mahkeme; platformun ücretleri ve hizmet koşullarını tek taraflı belirlemesini, sürücülerin müşterilerle iletişimini kısıtlamasını ve uygulanan puanlama sistemiyle gizli bir denetim mekanizması işletmesini, belirgin bir bağımlılık ilişkisi olarak yorumlamıştır. Bu hukuki çıkarımlar ışığında, sürücülerin "çalışan" statüsünde olduğuna kesin olarak hükmedilmiştir. Bu karar, sözleşme özgürlüğü kisvesi altında yaratılan muvazaalı bağımsızlık kurgularının, mahkemelerin uyguladığı gerçeklik testleriyle aşılabileceğini tüm dünyaya kanıtlamıştır.

Kanada hukukunda ise federal düzeyde "bağımlı yüklenici" (dependent contractor) şeklinde adlandırılan ve bağımsız çalışanlarla işçiler arasında köprü kuran farklı bir hukuki yapı mevcuttur. Kanada İş Kodu'nda yer alan bu düzenleme, faaliyetleri dolayısıyla ekonomik açıdan tek bir işletmeye yoğun şekilde bağımlı olan ve o kuruma karşı belirli görevleri şahsen ifa etmekle yükümlü olan kişileri güvence altına almayı hedefler. Ontario İş İlişkileri Kurulu, 2020 tarihli Foodora kararında, kuryelerin bağımlı yüklenici sıfatını haiz olduklarına hükmederek onların sendikal örgütlenme ve toplu pazarlık haklarını yasal olarak tanımıştır. Kurul; algoritmik kontrol, işin devredilememesi ve platformun asıl üretim aracı olan uygulamanın bizzat şirket tarafından sağlanmasını temel gerekçeler yapmıştır. Ancak bu kararın hemen ardından şirketin Kanada piyasasından çekilmesi, ara statü formüllerinin ekonomik gerçekliklerle çatıştığı noktalardaki riskleri açıkça göstermiştir.

Kıta Avrupası Deneyimleri: İtalya ve İspanya'daki Yasal Dönüşümler

İtalyan İş Hukuku, klasik ikili ayrımın yetersiz kaldığı durumlara çözüm bulabilmek adına 1970'lerden bu yana "yarı bağımlı çalışan" (co. Co. Co) statüsü adı altında çeşitli hukuki enstrümanlar uygulamaktadır. Düzenli ve koordineli iş birliği esasına dayanan bu yapı, tam anlamıyla hiyerarşik bir ast-üst ilişkisi bulunmamasına rağmen işverene entegre olan çalışanları hedefler. 2015 tarihli Jobs Act reformuyla birlikte "hetero-organize iş birliği" kavramı İtalyan mevzuatına dahil edilerek, dijital platform ekonomisindeki boşluklar doldurulmaya çalışılmıştır. Buna göre; çalışma yeri ve zamanı dâhil olmak üzere ifa koşulları işveren veya platform tarafından tek taraflı organize ediliyorsa, kişi sözleşmede bağımsız görünse dahi tam bağımlı işçilere uygulanan koruyucu normlardan doğrudan faydalanabilecektir. Bu yaklaşım, sözleşme türünden ziyade işin organize edilme biçimine odaklanarak çalışan lehine güçlü bir koruma kalkanı yaratmıştır.

İtalya'daki bu normatif çerçevenin en çarpıcı uygulaması Torino İstinaf Mahkemesi'nin Foodora kuryelerine ilişkin kararında vücut bulmuştur. İlk derece mahkemesinin kuryeleri bağımsız sayan yorumu bozularak, taraflar arasındaki hukuki statü sorunu "hetero-organize" kavramı çerçevesinde yeniden tanımlanmıştır. Temyiz mercii, kuryelerin ne zaman çalışacaklarını seçme özgürlükleri bulunsa bile, uygulamaya girdikleri andan itibaren tüm iş akışının, teslimat süresinin ve çalışma kurallarının platform algoritmaları tarafından sıkı şekilde dikte edildiğini tespit etmiştir. Dolayısıyla kuryelerin, iş hukuku kurallarının tamamına tabi olmaları gerektiği hükme bağlanmıştır. Bu karar, Kıta Avrupası'nda işveren otoritesinin sadece fiziksel bir işyerinde değil, dijital uygulamaların katı koordinasyonunda da var olabileceğini tescil eden önemli bir adımı temsil eder.

İspanyol hukuku ise ekonomik gelirinin en az yüzde yetmiş beşini tek bir işverenden elde edenleri kapsayan "ekonomik olarak bağımlı bağımsız çalışan" (TRADE) kategorisi ile öne çıkar. Platformlar, yıllarca kuryelerini bu statü altında istihdam ederek asıl işçi sorumluluklarından kaçınmıştır. Ne var ki İspanyol Yüksek Mahkemesi'nin 2020 tarihli dönüm noktası niteliğindeki Glovo kararında, platformun yalnızca arz ve talebi buluşturan basit bir aracı olmadığı, aksine ticari markası ve algoritmik kontrol gücüyle hizmetin kalitesini, süresini ve kuryenin puanını bizzat yönettiği saptanmıştır. Mahkemenin kuryeleri işçi olarak tanıyan bu cesur kararı, yasama organını harekete geçirmiş ve 2021 yılında Ley Rider (Sürücü Yasası) kabul edilmiştir. Söz konusu yasa, dijital teslimat platformlarında çalışan kuryeler için mutlak bir kanuni karine öngörerek onları doğrudan İş Kanunu şemsiyesine almış ve platform işçiliğinde Avrupa çapındaki ilk özel kanuni reform olarak tarihe geçmiştir.

ABD Hukukunda Eyaletler Arası Farklılıklar ve Testler

Amerika Birleşik Devletleri hukuk sistemi, platform çalışanlarının hukuki statüsünün tespitinde federal birlik sağlanamamış olması nedeniyle eyaletler arası ciddi hukuki ihtilaflara sahne olmaktadır. Mahkemeler, Adil Çalışma Standartları Yasası kapsamındaki davalarda işçi vasfını belirlemek için temel olarak Borello adı verilen "kontrol hakkı" testine veya "ekonomik gerçeklik" testine başvurmaktadır. Pensilvanya Bölge Mahkemesi'nde görülen Razak v. Uber davasında, ekonomik gerçeklik testi unsurları incelenmiş; sürücülerin çalışma sürelerini kendilerinin belirlemesi, kendi araçlarını kullanmaları ve diledikleri zaman başka platformlara geçebilmeleri bağımsız yüklenici statüsünü destekleyen argümanlar olarak kabul edilmiştir. Federal düzeydeki bu esnek yorumlar, platform şirketlerinin iş modellerini doğrudan savunabilmelerine olanak tanımış olsa da, sürücülerin platformdan çıkarılma korkusuyla algoritmik otoriteye boyun eğdikleri gerçeği jüri kararlarında dahi tam bir netliğe kavuşamamıştır.

Kaliforniya eyaleti ise platform çalışanları konusunda ülkenin geri kalanından çok daha katı bir hukuk politikası izlemiştir. Kaliforniya Yüksek Mahkemesi'nin Dynamex kararında ihdas ettiği ve daha sonra AB5 yasasıyla kanunlaşan "ABC Testi", işçi lehine son derece güçlü bir karine yaratmıştır. Bu teste göre bir çalışanın bağımsız sayılabilmesi için; işverenin fiili ve sözleşmesel kontrolünden tamamen arınmış olması, işverenin olağan ticari faaliyetinin dışında bir hizmet sunması ve bizzat bağımsız bir ticaret veya meslek icra etmesi şartlarının üçünü birden taşıması zorunlu kılınmıştır. Taşımacılık hizmeti sunan platformların kendi sürücülerini olağan ticari faaliyet dışı göstermeleri imkânsız olduğundan, bu test şirketlerin bağımsız yüklenici modelini Kaliforniya sınırları içerisinde adeta çökertmiş ve ciddi bir yasal savunma krizi doğurmuştur.

AB5 yasasının yarattığı sarsıntıya karşılık olarak platform şirketleri devasa bütçeli bir lobi süreci başlatmış ve Proposition 22 adı verilen halk oylamasını Kaliforniya'da kabul ettirmişlerdir. Bu istisnai düzenlemeyle, konum tabanlı ulaşım ve teslimat platformu çalışanlarının belirli esneklik şartlarını sağlamaları kaydıyla yeniden bağımsız yüklenici sayılmaları yasal güvenceye kavuşmuştur. Her ne kadar anayasaya aykırılık iddiaları ileri sürülse de, yasa 2024 yılında yüksek mahkeme onayı almıştır. Öte yandan, ABD Çalışma Bakanlığı (DOL) 2024 yılında federal ekonomik gerçeklik testini revize eden yeni bir kural yayımlayarak, ispat yükü tartışmalarına yeni bir boyut kazandırmıştır. Bu kural; fiyatlandırma, pazarlama, müşteri kazanımı ve teknolojik takip gibi unsurların platformun elinde toplanmasının, çalışanın bağımsız girişimci niteliğini ortadan kaldıracağına vurgu yaparak federal işçi korumalarını yeniden güçlendirmeyi amaçlamaktadır.

AB'nin 2024/2831 Sayılı Yeni Direktifi ve İşçi Sayılma Karinesi

Yıllar süren çok taraflı sosyal diyalog süreçleri ve şiddetli hukuki tartışmaların neticesinde Avrupa Birliği, 2024/2831 sayılı Platform Çalışmasında Çalışma Koşullarının İyileştirilmesi Direktifi'ni 24 Nisan 2024'te kabul etmiş ve düzenleme Aralık 2024'te yürürlüğe girmiştir. Bu tarihi metnin en belirgin özelliği, üye devletlerdeki dağınık içtihatları sonlandırmayı amaçlaması ve Birleşik Krallık veya İspanya örneklerinden farklı olarak yepyeni bir "üçüncü statü" (ara kategori) icat etmekten kesinlikle kaçınmasıdır. Direktif, mevcut olan işçi ve bağımsız çalışan ikiliğini koruyarak, platform ekonomisindeki haksız sınıflandırmaların önüne geçmeyi, yanlış istihdam türlerini düzeltmeyi ve sınır ötesi platform çalışmalarında eksik olan yasal şeffaflığı tesis etmeyi temel bir hukuk kuralı hâline getirmiştir. Direktif hükümleri, hizmet alıcısının fiziki konumundan bağımsız olarak, çalışmanın fiilen Avrupa Birliği sınırları içerisinde icra edildiği her durumda doğrudan tatbik edilecektir.

Direktifin şüphesiz en kritik ve devrim niteliğindeki düzenlemesi 5. maddesinde ihdas edilen "işçi sayılma karinesi"dir. Düzenlemeye göre, bir dijital platform ile çalışan arasındaki fiili ilişkide ulusal normlar veya AB Adalet Divanı içtihatları doğrultusunda yönetim ve kontrol emareleri saptanırsa, taraf iradelerine veya sözleşmedeki unvanlara bakılmaksızın bu ilişki derhâl iş sözleşmesi olarak kabul edilecektir. Tasarı aşamasında öngörülen katı sayısal kriterler müzakereler sonucunda esnetilmiş olsa da, getirilen yasal mekanizma platform çalışanları lehine olağanüstü bir usul kolaylığı sunmaktadır. Üye devletler, bu karine vasıtasıyla iş sözleşmesinin varlığını baştan kabul edecek ve sözleşmenin gerçekte bir ticari iş birliği olduğunu kanıtlama yükümlülüğü tamamen dijital platform şirketinin omuzlarına bırakılacaktır. Bu sayede zayıf konumdaki çalışanın hukuki mücadele zorluğu büyük ölçüde bertaraf edilmiştir.

Direktifin bir diğer sacayağı ise çalışma koşulları üzerindeki otomatik karar alma sistemlerinin şeffaflaştırılmasıdır. Yeni düzenleme, platform çalışanlarının hukuki statüsünden bağımsız olarak herkes için geçerli algoritmik koruma kuralları getirmiştir. Bu kapsamda, algoritmik yönetim sistemlerinin çalışanlar üzerinde yarattığı baskıyı kırmak adına şu temel haklar güvence altına alınmıştır:

  • Çalışanların görev atama ve değerlendirme algoritmalarının çalışma mantığı hakkında şeffaf şekilde bilgilendirilmesi.
  • İşin feshi, hesabın askıya alınması veya ücret kesintisi gibi otomatik kararların mutlak surette insan gözetimine tabi tutulması.
  • Otomatik sistemlerin çalışanın psikolojik ve fiziksel sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerinin işverence düzenli olarak değerlendirilmesi.
  • Çalışanların veya sendika temsilcilerinin, algoritmaların parametrelerini tartışma ve bunlara karşı etkili yasal itiraz yollarına başvurma hakkının tanınması.

Böylece işçinin kişisel bağımlılık unsuru salt fiziki bir patron üzerinden değil, dijital kodların otoritesi üzerinden de denetlenebilir hâle gelmiştir.

Sonuç itibarıyla, dijital platform ekonomisinin yarattığı atipik çalışma modelleri, iş hukukunun yüz yılı aşkın süredir oluşturduğu koruyucu zırhı aşındırma potansiyeli taşımaktadır. İncelediğimiz karşılaştırmalı hukuk örnekleri, yasa koyucuların ve yüksek yargı organlarının bu aşınmaya karşı farklı reflekler geliştirdiğini göstermektedir. Birleşik Krallık, Kanada ve İtalya'daki ara formüller bir geçiş dönemi çözümü sağlarken; İspanya'daki doğrudan yasal karine ve Amerika Birleşik Devletleri'ndeki katı ABC testleri, zayıf tarafı koruma ilkesini teknolojik dönüşüme karşı tavizsiz şekilde savunmuştur. Avrupa Birliği'nin benimsediği yeni direktif ise, çürütülebilir kanuni karine mekanizması ve ispat yükünün tersine çevrilmesi kurallarıyla küresel bir altın standart belirlemiştir. Bu düzenleme, hukuki bağımlılığın sözleşme metinlerindeki sahte serbestilerle değil, fiili çalışma hayatındaki ekonomik ve algoritmik yönetim gerçekleriyle ölçülmesi gerektiğini tescil etmektedir. Gelecekte Türk iş hukuku dâhil olmak üzere birçok ulusal mevzuatın, AB'nin çizdiği bu şeffaf, adil ve insan odaklı çalışma çerçevesini referans alarak kapsamlı yasal reformlara gitmesi kaçınılmaz görünmektedir.

9 dk okuma Yayınlanma: Güncelleme: