Anasayfa/ Karar Bülteni/ YARGITAY | 9. HD | 2016/19673 E. | 2019/20319 K.

Karar Bülteni

YARGITAY 9. HD 2016/19673 E. 2019/20319 K.

KARARIN KÜNYESİ

Alan Değer
Mahkeme / Daire Yargıtay 9. Hukuk Dairesi
Esas No 2016/19673
Karar No 2019/20319
Karar Tarihi 19.11.2019
Dava Türü Manevi Tazminat
Karar Sonucu Bozma
Karar Linki Yargıtay Karar Arama
  • Hüküm fıkrası şüphe ve tereddüt uyandırmamalıdır.
  • Mahkeme kararları kendi içinde çelişkili olamaz.
  • Birden fazla davalı varsa sorumluluk netleşmelidir.
  • Kararlar usul hukuku gereği infaza elverişli olmalıdır.

Bu karar, mahkeme ilamlarının yazım tekniği ve usul hukuku kurallarına uygunluğu bakımından büyük bir önem taşımaktadır. İş hukukunda sıklıkla karşılaşılan ve ispatı zor olan mobbing iddialarına dayalı manevi tazminat davalarında, yerel mahkemelerin sadece maddi vakıaları ve uyuşmazlığın esasını doğru tespit etmesi tek başına yeterli görülmemiştir.

Yargıtay, usul hukukunun temel prensiplerini hatırlatarak, kurulan hükmün infaz edilebilirliği ve kanunun emredici şekil kurallarına uygunluğunun esastan inceleme yapılabilmesi için en temel ön şart olduğunu belirtmiştir. Karar, birden fazla davalının bulunduğu hukuki uyuşmazlıklarda hüküm fıkrasının nasıl tesis edilmesi gerektiğine dair son derece net ve bağlayıcı bir sınır çizmektedir.

Uygulamadaki emsal etkisine ve mesleki pratiğe bakıldığında, yerel mahkemelerin hüküm fıkralarını oluştururken son derece titiz davranmaları gerektiğini somut bir şekilde göstermektedir. Özellikle husumet yöneltilen bakanlıkların ve resmi kurumların birden fazla olduğu eda taleplerinde, tahsilatın kimden yapılacağını belirsiz kılan "davalıdan tahsiline" gibi eksik ifadeler kullanılması, Yargıtay denetiminden geçememektedir.

Bu karar, meslektaşlarımız ve vatandaşlar için dava dilekçelerinde ve mahkeme kararlarında infaz kabiliyetinin ne derece kritik bir öneme sahip olduğunu bir kez daha vurgulamaktadır. Ayrıca, mahkeme ilamının hüküm fıkrasında yer alan kabule veya redde dair ifadelerin kendi içinde anlamsal bir bütünlük taşıması ve kesinlikle çelişmemesi gerektiği, vazgeçilmez bir içtihat prensibi olarak karşımıza çıkmaktadır.

UYUŞMAZLIĞIN KONUSU

Davacı işçi, Orman İşletme Müdürlüklerinde kadrolu demirci kaynakçı personeli olarak çalışırken, rızası dışında ve hiçbir makul sebep gösterilmeksizin sürekli olarak farklı işletme şefliklerine geçici görevlendirmelerle gönderildiğini iddia etmiştir. Davacı, merkeze elli kilometre uzaklıktaki yerlere dahi yapılan bu sürekli, belirsiz süreli ve gerekçesiz görevlendirmelerin aile düzenini kökünden bozduğunu, çalışma hakkını fiilen engellediğini ve doğrudan şahsına yönelik kasıtlı bir yıldırma (mobbing) politikası olduğunu belirterek manevi tazminat ödenmesi talebiyle iş mahkemesinde dava açmıştır.

Davalı idareler olan bakanlık ve genel müdürlük vekilleri ise, söz konusu geçici görevlendirmelerin tamamen işyerindeki hizmet ihtiyacına binaen ve yürürlükteki toplu iş sözleşmesi hükümlerinin verdiği yetkiye dayanılarak rutin bir şekilde gerçekleştirildiğini, davacı işçinin kişilik haklarına yönelik herhangi bir ihlalde bulunulmadığını ve mobbing uygulandığına dair dosyada hiçbir somut delil bulunmadığını savunarak açılan davanın usulden ve esastan reddini talep etmiştir.

HUKUKİ BİLGİ VE TEMEL KURALLAR

Mahkemenin uyuşmazlığı çözerken esasa girmeden önce dayandığı ve kararın bozulmasına gerekçe yaptığı temel hukuk kuralı, usul hukukumuzun en önemli emredici hükümlerinden biri olan 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu m.297 düzenlemesidir. İlgili kanun maddesi, adil yargılanma hakkının bir gereği olarak mahkeme kararının hangi yasal unsurları taşıması gerektiğini, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların nasıl ifade edilmesi gerektiğini açıkça ve hiçbir tereddüde yer bırakmayacak şekilde kesin bir usul kuralına bağlamıştır.

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu m.297 hükmü uyarınca, mahkeme kararlarının sonuç kısmında, gerekçeye ait herhangi bir söz veya değerlendirme tekrar edilmeksizin, davacının taleplerinden her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların, sıra numarası altında; açık, net ve şüphe uyandırmayacak şekilde gösterilmesi kanuni bir zorunluluktur. Hükmün açık ve belirli olması, karar kesinleştikten sonra başlayacak olan icra ve infaz aşamasında ortaya çıkabilecek uyuşmazlıkların önlenmesi ve hukuki belirlilik ilkesinin sağlanması açısından çok hayati bir işleve sahiptir.

Özellikle birden fazla davalının bulunduğu alacak ve tazminat davalarında, hükmedilen tutarın hangi davalıdan ne oranda veya ne hukuki statüde tahsil edileceğinin kararda açıkça belirtilmemesi, o kararın infaz kabiliyetini tamamen ortadan kaldırır. Yerleşik Yargıtay içtihatları prensiplerine göre, mahkeme kararlarının hem kendi içinde mantıksal olarak tutarlı olması hem de infaz memuruna herhangi bir yorum payı bırakmayacak nitelikte kesinlik taşıması gerekmektedir. Hüküm fıkrasında yer alan çelişkili ifadeler veya taraf sıfatındaki usuli belirsizlikler, işin esasına ve maddi hukuka ilişkin hiçbir inceleme yapılmaksızın kararın doğrudan bozulmasını gerektiren ağır usuli aykırılıklar olarak kabul edilmektedir.

SOMUT OLAYA İLİŞKİN TESPİTLER

Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, dosya üzerinden yaptığı incelemede, yerel mahkeme kararının mobbingin ispatı ve manevi tazminatın şartları gibi esasa ilişkin yönlerine girmeden önce, hükmün yazılış biçimindeki usuli eksiklikleri tespit etmiştir. Mahkemenin gerekçeli karar başlığında, husumet yöneltilen idareler numaralandırılarak yazılmış olup, birinci davalı olarak ilgili Bakanlık, ikinci davalı olarak ise diğer resmi kurum açıkça gösterilmiştir. Ancak yerel mahkemece kurulan hüküm fıkrasına bakıldığında, davaya konu edilen manevi tazminatın tahsili yönünde karar verilirken yalnızca "davalıdan alınarak davacıya verilmesine" şeklinde belirsiz ve tekil bir ifade kullanıldığı görülmüştür.

Bu emredici usul kuralı ihlali, hükmedilen manevi tazminatın hangi davalıdan tahsil edileceği veya davalıların müştereken mi sorumlu tutulduğu konusunda çok ciddi bir hukuki belirsizlik yaratmıştır. Yargıtay, bu belirsizliğin mahkeme kararını icra daireleri nezdinde infaz edilemez hale getirdiğini önemle saptamıştır. Birden fazla davalının yer aldığı bir uyuşmazlık tablosunda, yargılama giderleri, karar harcı ve avukatlık vekalet ücreti gibi fer'i alacak kalemleri hüküm altına alınırken "davalılar" ibaresi kullanılmasına rağmen, davanın temelini oluşturan asıl alacak kalemi olan tazminat miktarı için sadece "davalıdan" denilmesi, kararın kendi içinde büyük bir mantık çelişkisine düştüğünü kanıtlamıştır.

Bunun yanı sıra Yargıtay incelemesinde, yerel mahkemenin hüküm fıkrasında kurduğu cümlelerin kendi içinde de tutarlı bir hukuki bütünlük taşımadığı saptanmıştır. Hüküm fıkrasının bir yerinde "Davanın Kabulü" ibaresine yer verilirken, kararın hemen devamında "Davacının Davasının Kısmen Kabulü" ibaresinin kullanılması, hukuki dinlenilme hakkını zedeleyen ve infazda büyük şüphe uyandıracak olan birbiriyle çelişen bir karar oluşturulması olarak nitelendirilmiştir. Kararın bu haliyle usul kanunumuzun emredici düzenlemelerine aykırı olduğu şüphesizdir.

Sonuç olarak Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, mahkeme ilamının açık, anlaşılır ve infaza elverişli olmaması sebebiyle kararı bozmuştur.

Karar Tarihi: Yayınlanma: Güncelleme: