Anasayfa/ Karar Bülteni/ AYM | Necmettin Sıncar | BN. 2021/16163

Karar Bülteni

AYM Necmettin Sıncar BN. 2021/16163

KARARIN KÜNYESİ

Alan Değer
Mahkeme / Bölüm Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm
Başvuru No 2021/16163
Karar Tarihi 23.12.2025
Dava Türü Bireysel Başvuru
Karar Sonucu İhlal
Karar Linki AYM Kararlar Bilgi Bankası
  • Sosyal risk ilkesinde zararın olağan dışı olması değerlendirilirken somut olayın ağırlığı gözetilmelidir.
  • Terör olayları sebebiyle evini ve işini kaybedenlerin zararı özel ve olağan dışıdır.
  • Zararı sıradan bir kamu külfeti saymak adaleti ve sağduyuyu hiçe sayan bariz takdir hatasıdır.
  • Bariz takdir hataları adil yargılanma hakkı kapsamındaki hakkaniyete uygun yargılanma hakkını zedeler.

Bu karar, terör eylemleri ve terörle mücadele operasyonları kapsamında mağdur olan vatandaşların idari yargıda açtıkları maddi ve manevi tazminat davaları açısından son derece kritik bir hukuki anlam taşımaktadır. Anayasa Mahkemesi, vatandaşların terör olayları sebebiyle evlerini ve işyerlerini terk etmek zorunda kalmalarından doğan manevi zararların, idare mahkemeleri tarafından basit bir "kamu külfeti" veya olağan bir durum olarak nitelendirilerek reddedilemeyeceğini açıkça ortaya koymuştur. Karar, sosyal risk ilkesinin idare hukukundaki uygulamasında mahkemelerin takdir yetkilerinin sınırlarını çizmekte ve bariz takdir hatalarının hakkaniyete uygun yargılanma hakkını doğrudan zedelediğini vurgulamaktadır.

Benzer davalarda bu kararın emsal etkisi ve uygulamadaki önemi oldukça büyüktür. Özellikle "hendek olayları" gibi geniş çaplı terör ve güvenlik operasyonları neticesinde evini, işini, sosyal ve ekonomik düzenini kaybeden binlerce vatandaşın idareye karşı yönelttiği tazminat taleplerinde, idare mahkemelerinin "zararın özel ve olağan dışı olmadığı" gerekçesiyle verdikleri ret kararları artık anayasal denetime takılacaktır. Bu karar, idari yargı mercilerine, terör mağdurlarının yaşadığı ağır stres, kaygı ve ıstırabın toplumun geneline yayılan olağan bir külfet sayılamayacağı yönünde kesin bir içtihat sunmaktadır. Böylece, haksızlığa uğrayan mağdurların manevi zararlarının tazmin edilmesi yönünde çok daha adil ve özenli kararların verilmesinin önü açılmış, devletin koruyucu ve tazmin edici sosyal devlet vasfı bir kez daha yargısal düzeyde pekiştirilmiştir.

UYUŞMAZLIĞIN KONUSU

Başvurucu Necmettin Sıncar, Diyarbakır ili Sur ilçesinde yaşanan ve kamuoyunda hendek olayları olarak bilinen terör olayları sırasında dükkânının ve içindeki tüm eşyalarının yıkılarak kullanılamaz hâle gelmesi sebebiyle İçişleri Bakanlığına karşı manevi tazminat davası açmıştır. Başvurucu, ilan edilen sokağa çıkma yasakları yüzünden evini ve işyerini geçici olarak terk etmek zorunda kaldığını, bu süreçte aile ve ekonomik düzeninin tamamen altüst olduğunu, ağır bir üzüntü ve ıstırap yaşadığını belirterek idareden yirmi bin Türk Lirası manevi tazminat talep etmiştir.

Ancak idare mahkemesi, başvurucunun uğradığı zararın doğrudan idarenin bir hizmet kusurundan kaynaklanmadığını, zararın sokağa çıkma yasağının uygulanması sırasında maruz kalınan genel ve katlanılması gereken bir külfet olduğunu ileri sürmüştür. Mahkeme, zararın kişiye özel ve olağan dışı bir nitelik taşımadığı gerekçesiyle sosyal risk ilkesinin uygulanamayacağına karar vererek davanın reddine hükmetmiştir. İstinaf başvurusunun da reddedilmesi ve kararın kesinleşmesi üzerine başvurucu, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur.

HUKUKİ BİLGİ VE TEMEL KURALLAR

İdare hukukunda idarenin sorumluluğu kural olarak "hizmet kusuru" ve "kusursuz sorumluluk" temellerine dayanmaktadır. Terör olayları ve terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle vatandaşların uğradığı zararların tazmini, büyük ölçüde kusursuz sorumluluk ilkesinin bir alt dalı olan "sosyal risk ilkesi" çerçevesinde değerlendirilmektedir.

Danıştay içtihatlarına göre idarenin sosyal risk ilkesi uyarınca tazminat sorumluluğunun doğabilmesi için üç temel şartın bir arada bulunması aranmaktadır. Birincisi, zararın terör eylemleri veya terörle mücadele amacıyla yürütülen faaliyetler kapsamında gerçekleşmiş olmasıdır. İkincisi, zarar gören kişinin bu olayların ortaya çıkmasında herhangi bir kusurunun veya katkısının bulunmamasıdır. Üçüncüsü ve somut olayın da odak noktasını oluşturan şart ise zararın "özel ve olağan dışı" olmasıdır. Diğer bir deyişle, toplumun genelinin maruz kaldığı sıkıntıların ötesinde, kişinin şahsına veya malvarlığına yönelik ağır ve tahammül edilemez bir yükün doğmuş olması gerekmektedir.

Öte yandan, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası m. 36 ile herkesin meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde iddiada bulunma ve adil yargılanma hakkına sahip olduğu güvence altına alınmıştır. Bu hakkın en önemli unsurlarından biri olan "hakkaniyete uygun yargılanma hakkı", mahkemelerin uyuşmazlıkları çözerken adalet ve hakkaniyet duygularını incitecek bariz takdir hatalarından ve keyfî değerlendirmelerden kaçınmalarını zorunlu kılar. Hukuk kurallarının somut olaylara uygulanması mahkemelerin takdirinde olsa da, mahkemenin ulaştığı sonucun mantık sınırlarını aşması veya sağduyuya açıkça aykırı olması durumunda adil yargılanma hakkının zedelendiği kabul edilir.

SOMUT OLAYA İLİŞKİN TESPİTLER

Anayasa Mahkemesi, somut başvuruda öncelikle idare mahkemesinin zarar ile olgular arasındaki bağlamı nasıl değerlendirdiğini incelemiştir. İdare mahkemesi, zararın terör eylemleri ve terörle mücadele faaliyetleri neticesinde ortaya çıktığını ve olayların gelişiminde başvurucunun hiçbir katkısı veya kusuru bulunmadığını tereddütsüz bir şekilde kabul etmiştir. Ancak uyuşmazlığın düğümlendiği asıl nokta, mahkemenin başvurucuya ait zararı "özel ve olağan dışı" olarak kabul etmeyip reddetmesidir.

Anayasa Mahkemesi bu tespiti incelerken, hendek olayları gibi devasa boyutlara ulaşan terör eylemlerinden tüm toplumun dolaylı olarak belli bir ölçüde etkilendiği gerçeğini teslim etmiştir. Ancak bu genel etkinin, olayların merkezinde yaşayan vatandaşların bizzat maruz kaldığı ağır yıkımla bir tutulamayacağına dikkat çekmiştir. Başvurucu, şiddetli çatışmaların yaşandığı ortamda evinden ve işyerinden ayrılmak zorunda kalmış, dükkânı ve içindeki tüm malları yok olmuş, geçim kaynağını kaybetmiş ve yoğun bir stres, kaygı ve ıstırap ile baş başa kalmıştır.

Yüksek Mahkeme, toplumun diğer bireylerinin güvenli ortamlarda yaşamına devam ederken başvurucunun içine düştüğü bu vahim tablonun sıradan bir külfet gibi değerlendirilmesinin makul ve kabul edilebilir hiçbir hukuki veya mantıki yönünün bulunmadığını vurgulamıştır. Devletin, vatandaşlarının can ve mal güvenliğini korumak adına aldığı tedbirlerin, ortaya çıkan manevi zararın "özel ve olağan dışı" niteliğini ortadan kaldırmayacağı açıkça ifade edilmiştir. İdare mahkemesinin, adaleti ve sağduyuyu hiçe sayan bir yaklaşımla başvurucunun zararını olağan bir durummuş gibi niteleyerek manevi tazminat hakkından mahrum bırakması, bariz bir takdir hatası ve keyfîlik olarak nitelendirilmiştir. Bu durumun yargılamanın bütünündeki hakkaniyeti derinden zedelediği saptanmıştır.

Sonuç olarak Anayasa Mahkemesi İkinci Bölümü, başvurucunun adil yargılanma hakkı kapsamındaki hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlal edildiği yönünde karar vermiştir.

Karar Tarihi: Yayınlanma: Güncelleme: